31 Mart Vakası ve Abdülhamid’in ‘Hal’ Edilmesi

31 Mart Vakası ve Abdülhamid’in ‘Hal’ Edilmesi


Gayrimüslimlerin sözünün geçtiği mecliste, Müslümanların sultanı ‘hal’ edeceklerinden bahsediliyor. Sözün ağırlığını Ermeni, Yahudi, Rum vekiller taşıyordu. Meclisin yeni oturumuna fetvanın okunmasıyla başlandı.

 

Rûmî takvimle 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) vuku bulduğu için bu adla anılan hadise İttihat ve Terakki’nin hâkimiyetine karşı bir tepki olarak başlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra en güçlü siyasî teşkilât haline gelen ve siyasal sorumluluk üstlenmemek için 22 Temmuz 1908’de kurulan Said Paşa hükümetine katılmayan İttihat ve Terakki hükümet işlerine sık sık müdahalede bulunması, bütün vaatlerinin aksine kendilerinden olmayanlara yönelik baskıcı tutumu siyasî istikrarsızlığa yol açtı. 4 Ağustos 1908’de bir nâzır tayini meselesinde çıkan anlaşmazlık üzerine Said Paşa kabinesi istifa etti ve yerine Kâmil Paşa sadrazam oldu (5 Ağustos 1908). Bu durum aynı zamanda İttihat ve Terakki’ye muhalefeti de belirginleştirdi. 

 

Muhalefeti başlıca, 14 Eylül’de kurulan Ahrar Fırkası’nda toplanan Sabahaddin Bey (Prens) çevresiyle, İttihatçıların uygulamalarını dinden sapma olarak niteleyen muhafazakâr kesimler oluşturuyordu. Ayrıca İttihatçıların eski hesapları gündeme getiren intikamcı tutumu ve sorumsuz davranışları geniş bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına yol açtı. Ülke bu şartlar içerisindeyken, 5 Ekim’de Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini bildirmesi ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını, 6 Ekim’de de Girit’in Yunanistan’a katıldığını ilân etmesi gibi gelişmeler ve merkezdeki siyasî istikrarsızlık, muhalefetin özellikle basın yoluyla şiddetini arttırmasına sebep oldu. Bu gibi gelişmeler İttihatçıların itibarını da zedelemiş, meşrutiyetin hemen akabindeki coşku yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştı. 

 

1908’den sonra yaşanan kısa süreli hürriyet havası sona ermiş, baskıların artması ve İttihatçılara karşı olduğu bilinen bazı kişilerin fâili meçhul cinayetlerle öldürülmeye başlanması ortalığı daha da gerginleştirmişti. Bu gelişmeler karşısında kendilerini güvende hissetmeyen İttihatçılar, Üçüncü Ordu’ya bağlı avcı taburlarını meşrutiyetin muhafazası ve İstanbul’un güvenliği gerekçesiyle 19 Ekim’de Selânik’ten İstanbul’a getirttiler. 17 Aralık’ta toplanan mecliste İttihatçılar üstünlüğü elde etti. Daha çok Ahrar Fırkası yanlıları ile birlikte hareket eden Kâmil Paşa hükümeti İttihatçıların baskıları sonucunda bir gensoru ile düşürüldü. Onun yerine 14 Şubat 1909’da İttihat ve Terakki’ye yakın Hüseyin Hilmi Paşa sadrazam oldu.1

 

7 Nisan’da İttihatçılara sert eleştiriler yönelten Serbestî gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü’nde fâili meçhul bir cinayete kurban gitmesi tansiyonu bir anda yükseltti. 31 Mart öncesinde İttihat Terakki ve muhalefet arasındaki mücadelenin son noktaya ulaştığı olay kuşkusuz Hasan Fehmi Bey’in öldürülmesi olmuştur. Hasan Fehmi’nin cenaze töreni muhalefetin hükümet ve İttihat Terakki’ye gözdağı verdiği bir gösteriye dönüşmüştür. Halk, özellikle de hukuk ve mülkiye öğrencileri bu olaya yoğun tepki göstermişlerdi. Gerek Meclis-i Mebusan gerek Bab-ı Ali önünde cesur eylemlerde bulunmuşlardı. 1874 doğumlu olan Hasan Fehmi Bey, II. Abdülhamit rejimine karşı verdiği mücadele nedeniyle yurt dışına kaçmak zorunda kalanlardandır. Paris ve Mısır’da Jön Türklerle beraber çalışmıştır. Mülkiye’de okumuştur ve gazeteciliğe merak sarmıştır. II. Meşrutiyet’ten sonra diğerleri gibi o da İstanbul’a döner. Mevlanazade Rıfat’ın çıkardığı Serbestî gazetesinde başyazar olarak çalışmaya başlar.2

 

Muhalefet eden kesimi, Ahrar Fırkasında toplanan Sabahaddin Bey (Prens) ve Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan Gazetesi çevresiyle, İttihatçıların uygulamalarını dinden sapma olarak niteleyen muhafazakâr kesimler oluşturuyordu. İsyan hareketi hızlı bir şekilde yayıldı. İsyan eden muhalefet topladığı askeri birliklerle sarayı kuşatır. İttihat ve Terakki taraftarları ya ülke dışına kaçar ya da saklanır. İsyana birçok kesimden insanın katılması, yeni oluşan bazı yapıların olaylara iştiraki, birdenbire büyük bir isyana dönüşür. Asker ayaklanır, Yıldız kuşatılır, bazı kabine üyeleri öldürülür. Gelişmeler çok kritik bir eşiğe gelmiştir. Olayların bu safhaya gelmesi sonucunda ulema sınıfı çığırından çıkan olumsuz gelişmelere müdahale etmek ister. 

 

Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiye’nin müdahalesi

 

Olayların böyle kontrolden çıkmasıyla, içlerinde Elmalılı Hamdi Efendi ve Mustafa Sabri’nin de bulunduğu Cemiyyet-i İlmiyye-i İslâmiyye, isyanı desteklemediklerini bildiren, isyancılara nasihat, Meşrutiyete hayranlık ve istibdat yönetimine nefreti ifade eden uzun bir beyanatı yayın organları olan Beyanü’l Hak’ta yayınladılar.

 

Beyanat; “Asker evlatlarımıza hitabımız” diyerek başlıyordu. Kuruluşunda İttihat Terakki taraftarı olan ve kısa süre sonra İttihatçılardan kopan Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye’nin, oldukça uzun ama bir o kadar da dikkat çekici ifadelerin bulunduğu beyanatında, gerginleşen ortam yumuşatılmaya çalışılmaktadır. 

 

Beyanatta genel olarak yer alan ifadelerde, ortaya çıkan hadisenin yeniden Abdülhamid istibdadına dönüşeceğini, meşruti idarenin tehlikeye gireceğini, memleketin tekrar eski karanlık ve acı dolu günlere doğru savrulacağına yer verilmektedir. İsyancı askerlere ulemanın nasihatlerini dinlemesini, şeytanlaşan insanların yolunda gitmemesini, otuz küsur senedir yaşanan zulümat devrine yeniden dönmek isteyenlerin peşine takılmaması gerektiğini nasihat ederler. Resulullah (sav) efendimiz ahirete teşrif buyurmuş ve yerine kendisinin varisi olmak üzere din ulemasını bırakmıştır. 

 

Askerler, İttihatçı zihniyetin Batılılaşma çabalarına karşı çıkmakta ve “şeriat isteriz” diyerek seslerini yükseltmektedirler. Ulema, askerlerin “şeriat isteriz” talebine de karşı çıkar. Zira şeriat istemek de, şeriatı hakim kılmak da ulemanın vazifesidir. Ulema, askerlerin kendi vazifelerine karışmalarına itiraz eder. Askerlerin bir tek görevi vardır, o da savaşmak. Dönemin uleması, ortaya çıkan tepkiyi kontrol altına almak için büyük çaba gösterir.3 

 

Durum ciddi manada kritik seviyededir, meclisin yapacağı çok bir şey yoktur. Meclis de, asker de çözümü ulemada görmektedir. Elmalılı Hamdi Efendi “31 Mart Meclis-i Mebusanda” isimli makalesinde yaşanan hadiseleri ele almakta ve olayları yatıştırıcı rolün ulemada olduğunu ifade etmektedir. 

 

Askerler meclisi basmış, meclis salonuna girmiştir ve ellerinde silahlarla mecliste bulunan vekilleri rehin almıştır. Vekiller askere nasihat etmekte, herhangi bir taşkınlığın yaşanmamasını istemektedirler. Meclisteki mebuslar meseleyi ulemanın çözeceği kanaatini taşımakta, ulema askerin dilinden anlar diyerek ulemadan çözüm beklemektedir. Olaylar dönemin ulema sınıfına tarihi bir misyon vermek üzeredir. 

 

Asker, kabinenin ve komutanlardan bazılarının değiştirilmesini, mebuslardan bazılarının ihracını ve Şeriat Ahkâmı’nın tamamen uygulanmasını istemektedir. Mebuslar kendilerinin de Şeriatı uygulamak için gayret ettiklerini ve bu uğurda çalıştıklarını askere söylerler ve bunun ispatı için Kanun-i Esasi’nin besmele ile başlayan mazbatası askerlere gösterilir. Askerler ilginç olduğu ve bir o kadar da bilinçli bir tepki göstererek; “Almanya’nın bir şeyini tercüme edip, üzerine bir besmele koyarak bizi kandırmak istiyorsunuz”4 diye itiraz ederler. Mesele, dönemin ulemasında düğümlenmektedir.

 

Bu sırada hükümet isyan eden askerleri mümkün olduğunca teskin etmek için ulemanın ileri gelenlerini meclise davet eder. Asker, gelen ulemaya da Şeriatın uygulanmasında gösterdikleri gevşeklikten dolayı buğuz ve sitem eder. Durum çok kritik bir seyir izlemekte, yapılması gereken tek şey başlayan gerginliğin daha da fena hale gelmesini önlemek için çaba sarf etmekti. Asker, meclisteki ulemaya da kötü davranmakta, yaka paça meclis salonuna götürmektedir. Ulema, isyan eden askerler tarafından meclis salonuna getirilmiş, bu duruma hem vekiller hem de ulema bir anlam verememiştir. Asker, meclis salonunda vekiller ve ulema önünde, “Söz ulema-i kiram hazerâtınındır”5 der. İşi çözecek olan ulemadır. 

 

Ulema bütün memleketin ve Ümmet-i Muhammed’in hayrına olabilecek müthiş bir fırsat yakalamıştır ve belirleyici konumdadır. Lakin ulemanın pasif varlığı burada da kendisini gösterdi. “Biz ne yapabiliriz ki?” diyerek birbirilerinin yüzüne bakarlar. Ulema içinde askerlerin yanında Rasim Efendinin konumu daha farklıdır ve meclis ile askerlerin istekleri arasında bir tercüman gibi durmaktadır. Hoca Rasim Efendi’den (1880-1939) başka meclise karşı söz alacak kimse yoktur. Bütün kesimlerin gözünde Hoca Rasim Efendi önemli bir şahsiyettir.6 

 

Hoca Rasim Efendi söz söylemek ve nasihatlerde bulunmak için kürsüye doğru yürür. Rasim Efendi’nin meclis kürsüsünde konuşma yapmasını bazı mebuslar kanunen yetkisi olmadığından dolayı itiraz ederler. Tabii ki ortam böyle itirazların kabul edilmesi açısından durum itibarıyla müsait değildir. Rasim Efendi meclis kürsüsünden askerlere ve mebusana seslenir:

 

“Evvela bilmiş olunuz ki, bu askerler meşrutiyet aleyhine değillerdir. Muhafazasına yemin ettikleri Kanun-i Esasi dairesinde isteklerinin yerine getirilmesini talep ediyorlar. Bunlar diyor ki, Kanun-i Esasi mucibince devletin dini Din-i İslam’dır. Meşrutiyetimiz bu esası korumak ve ahkâm-ı şer’iyenin icrasıyla mükelleftir (şeriat ahkamını uygulamakla mükelleftir).” 

 

Hoca Rasim Efendi, İttihat ve Terakki’nin uygulamalarını sert bir dille eleştirir ve memleketin durumunun ahlaken iyiye gitmediğini anlatır. Yeni açılmak istenen kız mekteplerini ele alarak, askerin ve halkın hassasiyetlerini dile getirir. Rasim Efendinin konuşmalarından anlaşıldığına göre İttihat ve Terakki’nin hükümete yaptığı baskılar sonucunda çok erken dönemde modernleşmeye hız verilmiş ve özellikle kızlar-kadınlar üzerinden toplumsal dönüşüm sağlanmaya çalışmıştır. Yeni açılacak olan okullarda İslam, Hıristiyan, Musevi bütün milletlerin kızları karışık okuyacak ve aynı eğitimden geçecektir.

 

“Bu mektepte, küçük yaşlarında İslam, Hıristiyan, Musevi bilcümle Osmanlı kızlarının bir arada bir aile evladı gibi okutularak yeksenak terbiye edilmesi ve bu suretle İslam kızlarına terbiye-i İslamiye’sinin, Hıristiyan kızlarına terbiye-i Hıristiyaniyesi’nin unutturulması arzu ediliyor.

 

Hâlbuki İslamlarla Hıristiyanların hayat ve terbiye-i aileleri başka başkadır. Bir İslam kızı hiçbir vakit bir Hıristiyan kızının, bir Hıristiyan kızı bir İslam kızının terbiyesinde olamaz. Osmanlılar için terbiye-i siyasiyede gözetilen vahdet ve yeksenaklık başka, hayat-ı hususiyeye ait terbiye yine başkadır. İslam kızlarının henüz terbiye-i maderane ve İslamiye’yi tahsil ve telakki edecekleri bir sırada Hıristiyan kızlarıyla geceli-gündüzlü bir arada ihtilat imtizaç ederek bir terbiye altında büyümeleri kat’iyyen caiz olmaz.”7

 

Rasim Efendi’nin konuşması mebusların hoşuna gitmemiş ama askerin biraz yatışmasını sağlamıştır. Elmalılı Hamdi Efendi, isyan eden askerlerin talepleriyle tavır ve davranışlarının hiçbir alakası olmadığını ifade etmektedir. Askerlerin taleplerini ifade ediş tarzı Bir mebus olan Elmalılı’nın da hoşuna gitmemişti. Askerlerin ise hiç şakası yoktu.

 

“Asiler mebuslardan cüz-i bir mukavemet, adi bir hiddetlenme görmüş olsalardı, cümlesini süngüye dizeceklerdi. Bunun neticesi ise hemen o gün memleket-i Osmaniye’nin parçalanmasını, bu da İslam dininin sonunun gelmesine sebep olacaktı. Hiç şüphe edilmeyecek bir gerçektir ki, bugün İslamiyet’in kıyamı Devlet-i Osmaniye’nin kıyamı ile ve bu devletin kıyamı ise meşrutiyet ve meşveretin devamı ile kabil olabileceğini ve binaenaleyh bugün meşrutiyet ve meşvereti istememek hemen hemen İslamiyet ve insaniyeti istememekle aynı anlamda bulunduğu kesin sayılmaya dahil olsa gerekir.”8 

 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin hadiseler karşısında büyük sıkıntı yaşadığı anlaşılmaktadır. Askerler şer’i ahkâmın uygulanmasını, aynı zamanda dinsiz olarak bilinen Ahmed Rıza’nın azledilmesini isterler. Çözüm arayışları sürerken Ahmed Rıza’nın istifa haberi gelir ve mesele kendiliğinden çözülür. Diğer bir talep ise Kabinenin ve bazı kumandanların azlidir. Kabine de topluca istifa eder. Kabine istifa edince Harbiye Nazırı da istifa etmiş olduğundan, azli istenen kumandanlar meselesi de böylece hallolmuş olur. 

 

Meclis zabıtlarında geçen kayıtlarda da 31 Mart hadisesi konuşulmuş ve hayatını kaybeden mebuslardan bahsedilmiştir. Cebeli Lübnan eşrafından Lazkiye Mebusu Mehmet Arslan Bey yaşanan hadiselerde hayatını kaybetmiştir. Zabıtlarda Mehmet Arslan Bey’in kaza kurşunuyla öldüğü geçmektedir.9 Aynı günkü oturumda Meclis başkanı İstanbul Mebusu Ahmed Rıza Bey’de kısa bir dilekçeyle, “Ömrümü şimdiye kadar vatanımın saadetine vakfettiğim gibi, mademki aleyhimde bir fikir hâsıl olmuştur. Meclisi Mebusan Riyasetinden istifa etmek suretiyle de vatanıma hizmet etmeyi muktezâyı hamiyeti vatanperveri addederim. Meclisi Mebusan Riyaseti ûlâsından müstafi. Ahmet Rıza”10 diyerek istifasını sunmuştur.

 

Hareket Ordusu 

 

İstanbul’da patlak veren isyanın Rumeli’de duyulması ile müthiş bir heyecan baş göstermiş ve meşrutiyeti kurtarmak için harekete geçilmiştir. İttihat Terakki’nin en güçlü olduğu yer olan Selanik, tansiyonun da en yüksek olduğu yerdir. İttihat ve Terakki Cemiyeti de aktif bir şekilde rol oynamış ve 14 Nisan 1909’da Selânik Hürriyet Meydanı’nda bir miting düzenleyerek halkı harekete geçirmiştir. Bölgede yaşayan hemen bütün unsurlardan (Türk, Rum, Sırp, Arnavut, Bulgar, Ulah, Makedon, Ermeni ve Yahudiler) 20–30 bin kişi bu mitinge iştirak etmiştir. Hareket Ordusu’nu oluşturan askerlerin yanında gönüllü kuvvetler de yer almaktaydı. Bunların içinde Balkanlarda devleti meşgul eden “Sandaniski, Paniça, Çircis, Kaptan Keta, Karayko” gibi çete reisleri bulunmakta; hatta 700 kişilik bir “Musevî Taburu”ndan da bahsedilmektedir.11

 

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı ve locanın resmi yayın organı Tesviye Dergisi’nin editörü Celil Layiktez “Hareket Ordusu’nun masonlar tarafından örgütlendiğini ve yönetildiğini ve ‘Sultan Abdülhamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden 5 milletvekilinden oluşan heyettekilerin tamamının mason olduğunu ifade etmektedir.12 Yılmaz Öztuna, Hareket Ordusu’nu Türklerin azınlıkta bulunduğu bir Balkanlı eşkıya sürüsü olarak nitelendirmektedir.13 Cemiyet, emrindeki askerler ve etraftan katılan gönüllülerle Hareket Ordusu’nu kurar.

 

Ordu İstanbul’a doğru yola çıkar. İstanbul’a ilerleyen Ordu içerisinde daha sonra Cumhuriyet Türkiye’sine damga vuracak Mustafa Kemal, Ali Fethi Bey (Okyar), Kazım Bey (Karabekir), İsmet Bey (İnönü) gibi isimler de bulunmaktadır.14

 

Hareket Ordusu, İstanbul kapılarına dayanmasının ardından ciddi bir karşılık görmeden olayları kontrolü altına alır. 22 Nisan’da Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan, Yeşilköy’de Meclis-i Umumi-i Milli adı altında gizli bir ortak birleşim yapar. Yapılan gizli toplantının ardından Meclis-i Umumi-i Milli, resmi bir beyanname yayınlamıştır. Beyannamede meşrutiyetin yeniden teminiyle asayişin sağlanması gerektiği belirtilmiş, olayların sorumlularının kanunlar çerçevesinde gerekli cezalara çarptırılacağı yönündeki Hareket Ordusu beyannamesinin meclis tarafından da onaylandığı, ordunun harekete geçmesi durumunda oluşacak muhalefetin cezalandırılacağı ilan edilmiştir. İstanbul halkına hitaben yazılan beyanname, mazlum ahalinin ve bitaraf efradın korunacağı ancak isyancıların kanun dairesinde cezalandırılacağı, elçiliklerin ve yabancı misafirlerin huzursuz olmalarına izin verilmeyeceği, amaçlarının meşrutiyetin ve halkın güvenliğini sağlamak olduğu gibi açıklamaları içermektedir.15

 

İstanbul 25 Nisan’da tamamen Hareket Ordusu’nun kontrolü altına alınmıştı. Tevfik Paşa hükümeti artık bütün yürütme gücünü Mahmut Şevket Paşa ve Hareket Ordusu’na bırakmıştı. İttihat Terakki muhaliflerinin bir kısmı ülkeyi terk etmiş bir kısmı da tutuklanmıştı. 27 Nisan’da milletvekillerine telgraflarla çağrı yapılarak Meclis’in toplanması sağlanmıştır. Milli Meclis yaptığı toplantıda Abdülhamit’in tahttan indirilmesine karar vermiştir.

 

II. Abdülhamit’in ‘hal’ edilmesi

 

Yeşilköy’de toplanan Meclis-i Mebusan, Abdülhamit’in tahttan indirilme meselesini uzun süre tartıştı. Görünen o ki, aslında Meclis-i Mebusan toplanmadan önce Abdülhamit’in tahttan indirileceği karara bağlanmıştı.16 II. Abdülhamid hadisede dahlinin bulunmadığını ifade etse de kabul edilmemiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile subayları, onlardan olan Hareket Ordusu, padişaha itimat etmediklerinden 31 Mart hadisesini bahane ederek Abdülhamid’i, Ayan ve Mebusan Meclislerinin müşterek kararı ile tahttan indirdiler.17 

 

İstanbul mebusu Ahmed Rıza’nın hatıratında anlattığına göre, toplanan meclisin tek gündem maddesi Abdülhamit’in ‘hal’ edilmesiydi ve meclise bu konuda önerge verilmişti. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi konusunda hararetli tartışmalar yapılıyordu.18 Hariciye nazırı Halil Menteşe de bu hararetli tartışmaları hatıratında zikreder. Halil Bey mecliste yaşanan gerginliği şöyle anlatmakta: 

 

“Bir gece içtima salonu olan kulüpte 35 kadar mebus bulunuyorduk. Karşıdan bir fener çıktı. Arkasından da bastonuna dayanarak seke seke Sait Paşa geliyor… (Sait Paşa) ‘Payitahttaki asker Meşrutiyet’e isyan etmiş, orada da bir hükümet var. Milletin ordusu da gelmiş, Meclisi Milli de ordugâhta kurulmuş. İlk vazifeniz hükümeti ıskat etmekti. Bunu niçin yapmadınız? Suretinde bir sual karşısında kalırsak cevabımız ne olur?’ (der). Bana tevcih hitap ederek: ‘Zatıâliniz lütfen cevap veriniz’ dedi… (Ben) ‘Paşa hazretleri evvela vaziyetimizi tespit edelim. Padişah Meşrutiyete karşı vaziyet almış, payitahttaki askerler de isyan etmiştir. Şimdi milletin ordusu gelmiş, İstanbul hududuna dayanmıştır. Yarın harp başlıyor, bizim ordu galip gelirse bizleri suale çekmeyecekler. Biz sual soracağız. Maazallah asiler galebe çalarsa Sultan Hamit bizleri suale çekmeyecek, giyotine gönderecektir. Biz vaziyeti böyle anlıyoruz. Mesuliyeti böylece kabul ettik, buradayız’ deyince, Ayandan Hikmet Paşa ayağa kalktı: ‘Yaşa Menteşe Mebusu’ diyerek alkışlamaya başladı. Bir alkış tufanıdır koptu. Ayandan Sahip Molla Bey celallenmiş fazla gürültü yapıyordu. Yanına yaklaştım: ‘Efendi hazretleri, sükûnetinizi muhafaza buyurunuz’ dedim. Molla Bey: ‘Oğlum ben sana söylemiyorum. Şu müvesvis adama fetva-i şerif çıkaralım. Padişahı hal’edelim. Beyhude Müslüman kanı akıtmayalım demiştim. Teklifimi kabul etmedi. Şimdi de manasız sözleriyle bizi işgal ediyor. Ona bağırıyorum’ dedi. Bilahare anlıyoruz ki: Sait Molla’nın bu teklifinden sonra Sait Paşa ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa’yı davet etmiş, ‘Padişah meselesi ne olacak?’ demiş. Mahmut Şevket Paşa da yerinde ve olgun bir cevap vermiş: ‘Benim vazifem asileri tenkildir. Padişah hakkında karar vermek Millet Meclisine aittir.’”19

 

Küçük Hamdi’nin (Elmalılı) müdahil oluşu

 

Dönemin Sadaret Müsteşarı Ali Fuad Türkgeldi olayların devamını şöyle anlatıyor:

 

“Talat Paşanın bilahare vaki ifadesine nazaran hal’ günü sabahleyin Şeyhülislam ile Fetva emini Nuri Efendiyi Meclis-i meb’usana götürmek üzere bizzat evlerine gitmiş ve o gün Meclis-i meb’usana gelmesini ihtar etmiş. Nuri Efendi fetva itası kendine taalluk etmeyip Şeyhülislama ait olduğundan bahisle itiraz eylemiş ise de serdettiği mazerete bakmayarak vuku bulan ısrar üzerine azimete mecbur olmuş. Oradan Bab-ı meşihata giderek Şeyhülislama da, birlikte azimet eylemesini teklif etmiş. Şeyhülislam, “Ben hastayım gidemem” diye serd-i mazeret etmesiyle “Neniz var” diye sorup “idrarımı tutamıyorum” deyince “Efendi, iş bu hale geldikten sonra donuna da işesen ben seni zorla alıp götürürüm, ördeğini de beraber al”, diye tehdit ederek birlikte götürülmüştür.”

 

“Yine Talat Paşa’dan işitildiğine göre hal’in icrası günü Heyet-i ayan ve meb’usan Ayasofya’daki dairede Ayan reisi Said Paşa’nın taht-ı riyasetinde içtima ederek hal’ kararı ita edildiği ve bu kararı kabul edenlerin ayağa kalkması suretiyle rey toplandığı sırada kendisi de Said Paşa’nın yanında durup hocalardan ayağa kalkmamış olanlar üzerine hışım ile atf-ı nigah etmekte, onlar da derhal ayağa kalkmakta imiş. Ayan tarafından da bazı kalkmayanlar olduğundan Said Paşa kulağına eğilerek “Efendim, biraz da bu tarafa baksanız!” demiştir.”20

 

O zaman Maarif nezaretinde bulunan Abdurrahman Şeref Efendi’nin de beyanına göre Meclis-i meb’usan reisinin odasında Fetva eminine fetva itası teklif olununca: “Fetva vermek bana ait değil, Şeyhülislama aittir. Fetva emini yalnız müsveddesini yazar Şeyhülislam imza eder” diyerek teklifi geri çevirmiştir. Bunun üzerine araya giren Küçük Hamdi (Elmalılı) Efendi, şöyle dedi:

 

“Bir ferd-i müslim size fetva emini sıfatıyla değil, memleketin ulemây-ı meşhûresinden bir zât sıfatıyla müracaat edip de bunun câiz olup olmadığını sorarsa cevab vermeğe şer’an mecbursunuz” dediğinde, sözü yeniden ele alan Nuri Efendi’nin; “Sen akıllı bir adama benziyorsun; hal’de şeâmet(uğursuzluk) vardır, bunu yapmayın! Rusya muharebesi esnasında (Sultan Abdülâziz’in hal’inden sonra) ben muhâcirîn-i İslâmiye çocuklarını omuzlarımda taşıdım, omuzlarım çürüdü. Feragat teklif edin, belki nefsini azleder.” diyerek mukabele ettiğini bildirmektedir. Bunun üzerine taraf-ı Şeyhülislamdan imza ve ayan ve meb’usandan mürekkeb Meclis-i milli halinde içtima eden heyette kıraat olunan fetvay-ı şeri’de münderiç şıkkeynden hal’ ciheti bilittifak tercih olunmuştur.”21

 

Şeyhülislam da, “Muharrir-i fetva meb’usandan Küçük Hamdi Efendi’nin (Elmalılı) bu babdaki ifadatı daha vazıh olduğundan, onu da zapt ile atiye aynen derc eyledim” der. Mustafa Asım Efendi “O halde fetva feragat teklifi veya hal’i suretiyle iki şık üzerine yazılırsa ne dersiniz” deyince, “Bu olur” diye mukabele etmiştir. Bunun üzerine Küçük Hamdi Efendi (Elmalılı) fetvanın karalamasını, “Tahttan indirilmek ve istifa önerisinde bulunulmak şıklarından hangisini toplanan Genel Meclis yeğlerse, uygulanması”22 diye fetvayı yazdı. Fetvada Abdülhamid’e, icraatı ile bağdaşmayan asılsız ve mesnetsiz iddialarda bulunulduğu ifade edilmektedir. Nitekim fetvayı imzalamak üzere meclise davet edilen Fetva Emini Hacı Nûri Efendi bu fetvayı okuduktan sonra imzalamaktan çekindi. Sebebi kendisine sorulduğunda da fetvada padişaha isnat edilen bazı suçları Abdülhamid’in işlediği kanaatinde olmadığını söyledi.23 Elmalılı Hamdi hiç üstüne vazife olmadığı halde böyle bir işe kalkışmıştı. Fetva müsveddesi “Erbab-ı hail u akd tarafından feragat teklifi veya hal’i” suretinde yazılmasıyla, buna evliyay-ı umur tabirini de ilave edilmiştir.24

 

Hal’ fetvası şöyledir: 

 

“Müslümanların imamı olan kimse, bazı önemli şer-i konuları şeriat kitaplarından çıkarsa ve bu kitapları yasak etse, yaksa, yırtsa devlet hazinesini israf edip şeriata aykırı şekilde harcasa, idare ettiği kimseleri şer’i sebep olmadan öldürse, hapsetse, sürse, başka türlü zulümleri de adet edindikten sonra, doğru yola yemin etmişken sözünden dönse, Müslümanların yaşayışını tamamen bozacak şekilde fitne çıkarmakta direnip onları birbirine öldürtse, buna engel olacak durumdaki Müslümanlar, onun zora dayanan tutumunu ortadan kaldırıp, İslam memleketlerinin pek çok yelerinden metbuu tanınmadığına dair haberler gelip yerinde kalmasında zarar ve ayrılışında iyilik olduğu düşünülürse, kendisine imamlık ve sultanlıktan vazgeçme teklif etmek veya hâl etmek şekillerinden hangisi erbab-ı hâl ve akd tarafından uygun görülmüşse, bu kararın uygulanması yerinde ve gerekli olur mu?”

 

El-Cevap: Olur.”25

 

Gayrimüslimlerin sözünün geçtiği mecliste, Müslümanların sultanı ‘hal’ edeceklerinden bahsediliyor. Sözün ağırlığını Ermeni, Yahudi, Rum vekiller taşıyordu. Meclisin yeni oturumuna fetvanın okunmasıyla başlandı. Mecliste yapılan oylamada sultanın tahttan indirilmesi çıktı, kendisi istifa etsin önerisini kimse dile getirmedi, karar oybirliğiyle alındı. Abdülhamit tahttan indirilecekti. Kararı padişaha bildirmek için temsilciler belirlendi. Tarihler 27 Nisan 1909’u gösterdiğinde, II. Abdülhamit’e “hal” edildiğini tebliğ etmeleri için Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Paşa ve Yahudi Karasu’dan oluşan kurul seçildi ve Yıldız’a gönderildi.26

 

Abdülhamit, Elmalılı Hamdi Efendi’nin yazdığı fetva ile halkın gözünde meşru bir dayanakla tahttan indirilmiştir. Artık “devr-i istibdad” gelecek tarih yazımında “devr-i sabık” olarak anılacaktır. Devrik padişah zaman kaybedilmeden ailesi, hizmetkârları ile birlikte, İttihat ve Terakki’nin merkezi konumunda olan Selanik’e gönderilir. Laik seküler zihniyete sahip, Batı tutkunu, Batı medeniyetine meftun olanların emeli gerçekleşmiş, Elmalılı Hamdi Efendi’nin de aralarında olduğu İlmiye sınıfı, bütün bu olumsuzluklara göz yummuş, Yahudilerin, Ermenilerin, Rumların ve bunların uşaklarının sözünün geçtiği meclisle beraber hareket etmiştir. 

 

Bir Müslüman olarak halifesine karşı isyan etmiş, içinden geldiği fıkhi geleneğe uymayarak kullanılmışlar ve sonra da kirli bez parçası gibi kenara atılmışlardır. Şurası kadim bir hakikattir, kendi iradesi olmayanların çok bilmesi, fakih olması, içtihatlarda bulunması, teorik olarak yol göstermesi, hayatı yeniden inşa etmekte çok bir anlam taşımamaktadır. Esas olan kendi değerlerinin işaret ettiği istikamette irade beyanında bulunmaktır.

 

Dipnotlar:

1 Azmi Özcan, Otuz Bir Mart Vak’ası, DİA, cilt 34, sayfa 9.

2 Muhammed Emin Çaycı, Osmanlı Basınında 31 Mart Olayı, sayfa 29.

3 Beyanül Hak, 19 Nisan 1909, sayı 29, sayfa 668.

4 Mehmed Fatin, Antalya Mebusu Hamdi, Beyanül Hak, sayı 30, sayfa 696.

5 Küçük Hamdi, Otuz Bir Mart Hadisesinden, Beyanül Hak, sayı 31, sayfa 723.

6 Ali Birinci, Hoca Rasim Efendi, DİA, cilt 18, sayfa 194.

7 Küçük Hamdi, Otuz Bir Mart Hadisesinden, Beyanül Hak, sayı 31, sayfa 723.

8 Elmalılı, a.g.e.

9 M. M. Z. C., Devre 1, cilt 3, İçtima serisi 1, 3 Nisan 1325 Cuma.

10 Aynı zabıt

11 Nazmi Eroğlu, 31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu’nun Ortaya Çıkış Sebepleri, Köprü Dergisi, Sayı 103, Yaz 2008.

12 Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, sayfa 690.

13 Yılmaz Öztuna, Bir Darbenin Anatomisi, sayfa 106.

14 Mehmet Emin Çaycı, Osmanlı Basınında 31 Mart Olayı, Yüksek Lisans Tezi, sayfa 60.

15 Mehmet Emin Çaycı, a.g.e.

16 Zekeriya Kurşun, Küçük Mehmed Said Paşa (siyasi hayatı, icraatı ve fikirleri), Doktora Tezi, sayfa 121.

17 Zekeriya Kurşun, a.g.e.

18 Ahmed Rıza, Anılar, sayfa 46.

19 Halil Menteşe’nin Anıları, sayfa 41, yayına hazırlayan: İsmail Arar, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1986.

20 Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, sayfa 36.

21 Ali Fuad Türkgeldi, a.g.e.

22 Ahmed Rıza, Anılar, sayfa 48.

23 Cevdet Küçük, Abdülhamid II, DİA, cilt 01, sayfa 222.

24 Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, sayfa 36.

25 Sırat-ı Müstakim, cilt 2, sayı 34.

26 Ahmed Rıza, Anılar, sayfa 48.

Google+ WhatsApp