30 dakika…

30 dakika…


Türkiye’yi çevreleyen tüm bölgelerin jeopolitik/stratejik bükülme zamanlamasında gerçekleşti Erdoğan-Biden görüşmesi…

Doğal olarak biriken enerjinin buluşmada ortaya çıkacağına ilişkin kanaat hakimdi. Bu enerjinin pozitif mi negatif mi olacağı bilinmiyordu. Öncül işaretler, ‘uzlaşılamayan konuların’ paranteze alınarak, potansiyel barındıran kalemlere işlerlik kazandırılacağı yönündeydi…

Dikkat edilirse ‘parantez’, benzer durumlarda kullanılan “sorunların dondurulması veya yönetilmesi” ifadelerinden farklıdır. Örneğin, Rusya ile Türkiye’nin de problemleri, üstelik eskiye göre daha çok sürtüşme alanları var ve hafif sıyrıklar olduğu da söylenemez. Yine de ‘yönetilebildiklerini’ gözlemliyoruz. Yani parantez içinde değiller.

ABD ile sorunlar öyle mi?..

FETÖ, PKK/YPG gibi iki başlık dahi katarı raydan çıkarabilir ve ‘yokmuşlar gibi’ davranılamaz. F35’leri, S400’leri, 15 Temmuz’u, sözde Ermeni soykırımı iftirasını katmasanız dahi.

Ankara’nın duruşunu yumuşatmak/kıvama getirmek adına ABD uzun süre Türkiye’ye kötü davrandı. Evvel yazdık, “Türkiye, özde değil, sözde müttefik”le başlayan, anti-siyonist olduğumuz, zaten diktatörlükle yönetildiğimiz, insan hakları ve demokrasiden uzak olduğumuz, soykırım yaptığımız, nihayet bir narko-devlet olduğumuz yönünde, rencide ve mahkûm edici suçlamalara boğdular Ankara’yı.

Ancak, “Türkiye eski Türkiye değil” denilen şey, etki ve güç alanının genişlediği kadar zırhının da kalınlaştığıydı. Bu yüzden çamurlar Türk duvarına ne yapıştı ne izi kaldı…

Tersine, gerçekler buz gibi ortada duruyor; Türkiye, “NATO’nun son sınırlarını koruyor”. Bu açıklama salt tespit olarak tercüme edilemez; Ankara’nın, “bu sınırlara yönelik tehditler karşısında NATO’lu dostlarımızdan yeterli destek göremedik” yakınmasının anlamı, “NATO sınırlarımıza saldıranlar NATO üyeleridir” imasına da yürüyor. Kuruma yönelik bir itham değil bu, spesifik olarak bir kaç ülkeyi, özellikle de ABD’yi işaret ediyor. Jeopolitik düzlemde Washington-Ankara arasında yaşanan sorunların tamamı Türkiye’nin bağımsız dış politika adım ve arayışlarından kaynaklanmaktadır. Konuları ele alırken, ‘iyi-kötü’ terazisine vururken bunu hiç unutmayalım.

Son tahlilde, yerinden kalkmaz sorunlar Erdoğan-Biden masasının üzerine, Washington tarafından Rusya ve Türkiye tarafından PKK/YPG başlıkları olarak konulmuştur.

Dünya alem biliyor ki, Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde nadir görülen dip noktalardan birindeydi ve bu görüşmeden mucize beklenmiyordu. Olmadı da zaten. Nispeten ulaşılabilir bir ilişki düzeyi hedefleniyordu. Bu oldu. Kimse kazanmadı ama kimse kaybetmedi. İki ülke en çok zaman kazandı. En lazım olan da buydu. İlişkilerin oturduğu kayalık o kadar sarptı ki, geminin batmamış olması başarı sayılacaktı. İşte bu bağlamda ‘ilerleme’ sağlandı denebilir. Gemi yüzdü. Güvenli bir limana ulaşabilecek mi, rota tutturulabilecek mi, seferi hangi yöne olacak, yoksa meçhule mi gidecek göreceğiz.

***

Batı, uzun süre devam eden ataletini aşarak, üzerindeki ölü toprağını atmaya çalışıyor. G-7 zirvesiyle başlayarak, AB, NATO, AB-ABD zirveleri, stratejik belgenin yayınlanması, kritik ikili görüşmeler, ‘transatlantik ittifak döndü’ başlığıyla ortaya çıkan hulâsa sonunda Rusya Devlet Başkanı Putin’in önüne konacak. Tebliğ edilecek de denebilir…

Bu ‘Batı çıktısı’, Rusya ile Çin’in arasında bir fark vurgulasa da, gerçekte her iki ülkenin sonunda Batı’nın rakibi ve düşmanı olduğunu vurguluyor. Zaten Moskova ve Pekin de öyle anlıyorlar.

İşte bu yazının ilk cümlesindeki ‘bükülme’nin kırılacağı ya da tutulacağı yol da buradan, yani Türkiye’nin merkezinde olduğu alanın, arada kalmasından başlıyor.

Kimi uzmanlar 16 kriz noktasından bahsediyorlar. Bana göre ise bu ‘noktaların’ kancalandığı coğrafyalar zaman zaman kıtasal büyüklüklere ulaşıyor.

Taze örnek verelim. NATO zirvesinde de gündeme gelen Afganistan meselesi; Türkiye güçlü bir konuşma yaptı Afganistan üzerine ve özellikle Kabil Havalimanı’nın kontrolü için gayet makul şartlar da ileri sürerek ‘burada kalabileceğini’ ifade etti. Hatta ileri giderek, Taliban’ı ikna edebileceğini, Pakistan ve Macaristan gibi ülkelerle beraber hareket edebileceğini de vurguladı. Bu iki ülkenin zikredilmesi ne demektir üzerinde durulmasını öneririm…

Daha bir paragraf içinde kaç ülke ismi zikrettik, yarıya bile ulaşamadık. İran sorunun doğal parçasıdır. Rusya ve Çin açıktan dahil taraflardır. Zirve öncesi Kırgızistan liderliği Türkiye ziyareti yapmıştı. Çin’e sınırdır! Zirve ertesi Cumhurbaşkanı’nın Azerbaycan-Şuşa’ya hareket etmesini de buna eklemek şarttır. Coğrafyanın nasıl geliştiğini izleyebilir musunuz?

Türkiye’nin Afganistan’la muktesebatı eski ve müsbettir. Burada bulunmayı elbette isteriz. Ancak büyük haritada bir anda ‘tıkaç’ pozisyonuna gelmeyi, Çin ve Rusya ile karşı karşıya gelmeyi ister miyiz? NATO stratejik belgesinin yorumu bizden bunu istiyorsa ne yapacağız?

Ve hâlâ tek örnekteyiz!

***

Türkiye’nin her dem taze stratejik konumunun son 10 yılda katlanıp, katmerlenmesi ile ortaya çıkan yeni stratejik boyut büyük güçlerle birlikte veya karşı oyun kurmakta geniş imkânlar sağlıyor. Zorluklar da ona göre. Erdoğan-Biden zirvesinin vitrini size iyi görünsün veya görünmesin, ABD’nin baş başa görüşme yapma ihtiyacı duyduğu tek ülkenin sadece Türkiye olması dahi işte o kalitelendirilmiş boyutun mirasıdır.

Bu 30 dakikanın sırlarını şu an bilmiyoruz. Ama ‘Erdoğan’ın Yolu’ bu türden diplomasi trafiklerinden sürprizlerin çıkarıldığı tecrübelerle dolu…

Google+ WhatsApp