Zirvede esen yeller

Zirvede esen yeller


Zirvede esen yeller

 

Bazı tarihçiler, Hz. Peygamber ve Râşid Halifeler dönemleri hariç tutularak, Müslümanların siyasî, askerî, dinî, sosyal ve kültürel faaliyetlerinin toplamından oluşan 1400 yıllık maziye “İslâm tarihi” denmesini yanlış bulur. Tüm bu serüvenin doğrularla yanlışların birbirine karıştığı, dikkatli bir şekilde ele alınması gereken, tüm aşamalarına kefil olunamayacak bir yekûn teşkil ettiğini savunan bu uzmanlara göre, kullanılması icap eden doğru tanım “Müslümanların tarihi”dir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

“İslâm tarihi” yerine “Müslümanların tarihi” dediğimizde, “Müslümanların veya kendisini Müslüman olarak adlandıranların, İslâm’dan anladıkları kadarıyla ortaya koydukları pratik” demiş olacağımız için, dinin kendisine de söz getirmemiş olacağızdır böylece. Bu hassasiyeti taşıyan isimlerden biri olan Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Hoca, 2016’da yayımladığı 5 cilt dev kaynak esere “Müslümanların Tarihi” ismini vermişti.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz’in ev sahipliğinde, İslâm İşbirliği Teşkilâtı tarafından geçen cuma günü Mekke-i Mükerreme’de düzenlenen “İslâm Zirvesi”ni izlerken, yukarıdaki nüans ister istemez aklıma geldi. “İslâmî Zirve” olarak da tercüme edebileceğimiz kavramın Arapça orijinali “el kımmetu’l-İslâmiyye”. Bu haliyle, tabir daha da iddialı bir hale bürünüyor: İslâmî hedeflerin tamamen tahakkuk ettiği, Müslümanların sorumluluklarını harfiyyen yerine getirdikleri, tabir-i caizse İslâm’ın her sahada zirveyi bulduğu bir hal. Heyhat ki, Ortadoğu ve Müslüman dünyanın içinde bulunduğu hali düşününce, söz konusu isimlendirme “tarihin ironisi” olmaktan öteye geçemiyor.

İslâm İşbirliği Teşkilâtı, Avustralyalı bir Hıristiyan Siyonist olan Denis Michael Rohan tarafından 21 Ağustos 1969 günü Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesinin akabinde kurulmuştu. Dönemin Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in çağrısıyla, bir ay sonra, 22-25 Eylül’de Fas’ın başkenti Rabat’ta bir araya gelen İslâm dünyasının devlet ve hükümet başkanları, Müslüman ülkeleri temsil edecek bir çatı kurumun oluşturulması konusunda mutabakata varmıştı. “İslâm Konferansı Örgütü” adıyla resmileşen organizasyonun merkezinin Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde olması da, ilk zirvede alınan kararlar arasındaydı.

2011’de Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen “38’inci Dışişleri Bakanları Konseyi”nde mevcut ismini alan İslâm İşbirliği Teşkilâtı, 50 yıllık tarihinde şimdiye kadar 14 adet “İslâm Zirvesi” düzenledi. Bu zirveler hem yılları hem de ev sahipliğini yapan ülkeler açısından incelendiğinde, İslâm dünyası içindeki dengelerin ve olayların gidişatının izini sürmek de mümkün hale geliyor. Ülkeler arasındaki ilişkilerin serencamı ve organizasyonun zaman içinde geçirdiği dönüşüm de, yine bu kronoloji üzerinden rahatlıkla okunabiliyor.

Rabat’taki ilk zirvenin ardından, Müslüman liderler ikinci olarak, 22-24 Şubat 1974’te Pakistan’ın Lahor kentinde bir araya gelmiş. Libya’nın genç lideri Muammer Kaddafi’nin ‘devlet başkanı’ sıfatıyla ilk kez katıldığı zirvenin hatıra fotoğrafında, liderler, Lahor’un simgesi durumundaki Badşâhî Camii’nde cuma namazı kılarken görülüyor. Önceki yıl yaşanan Yom Kipur Savaşı’ndan hemen sonra, İsrail’i destekleyen ABD ve Batılı ülkelere petrol ambargosu başlatan Kral Faysal, fotoğrafta solgun ve yorgun bir halde. Lahor’daki toplantı, Kral Faysal’ın, 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında öz yeğeni tarafından vurularak öldürülmesinden önce katılacağı son İslâm Zirvesi olacaktır.

25-28 Ocak 1981’de Mekke-i Mükerreme’de toplanan Üçüncü İslâm Zirvesi’ne bölgesel ve uluslararası krizlerin gölgesi düşmüştür. 1979’da İran’da gerçekleşen devrim bölge ülkelerini “devrim ihracı” korkusuna sürüklerken, Lübnan’da patlak veren iç savaş, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali, İran-Irak Savaşı gibi çok sayıda sıcak gündem, üye ülkelerin ele aldığı başlıca konulardır. Ve elbette kurucu lider konumundaki Kral Faysal’ın yokluğunda, hasta yatağından kalkamayan Kral Hâlid’in katılamadığı zirvede Suudiler adına ev sahipliğini Veliaht Prens Fahd yapmıştır.

Fas’ın Kazablanka şehrinde 16-19 Ocak 1984’te, Kuveyt’te 26-29 Ocak 1987’de, Senegal’in başkenti Dakar’da 9-11 Aralık 1991’de ve tekrar Fas’ın Kazablanka şehrinde 13-15 Aralık 1994’te düzenlenen 4, 5, 6 ve 7’nci zirvelerde, gündem hep aynıdır: Filistin’de gittikçe derinleşen ve yaygınlaşan İsrail işgali ve ilaveten bölgedeki iç savaşlar ve çatışmalar… İran’ın başkenti Tahran’da 9-11 Aralık 1997’de, Katar’ın başkenti Doha’da 12-13 Kasım 2000’de, Malezya’nın idari başkenti Putrajaya’da 16-17 Ekim 2003’te, Senegal’in başkenti Dakar’da 13-14 Mart 2008’de, Mısır’ın başkenti Kahire’de 6-7 Şubat 2013’te ve İstanbul’da 14-15 Nisan 2016’da düzenlenen 8, 9, 10, 11, 12 ve 13’üncü zirveler ise, İslâm ülkeleri arasındaki ihtilaf ve ayrışmaların -neredeyse- artık sona erdiğini düşündürecek kaynaşma görüntülerine sahne olur. Toplantıların düzenlendiği Tahran, Doha ve İstanbul şehirleri, birçok sebeple sembolik önemdedir.

Tüm bu zirvelerin (ve bunlarla beraber ‘olağanüstü’ olarak düzenlenen 7 ek zirvenin) istisnasız iki ortak paydası vardır: Filistin hep birinci maddedir ve sonuç bildirisinde mutlaka İsrail okkalı biçimde ve üst perdeden kınanır. İkinci ortak payda ise -ne yazık ki- şudur: “İslâm Zirveleri”nin hiçbiri, Ortadoğu ve İslâm dünyasında herhangi bir krizin çözümünde rol oynayamamıştır.

Gelecekte bugünleri araştıracak, okuyacak ve yazacak kişiler, tüm bu toplantı maratonlarına bakıp şu eleştiride bulunsalar, hakları var: “Keşke ‘İslâm Zirvesi’ yerine ‘Müslümanların Zirvesi’ denseymiş!”

yeni şafak

Google+ WhatsApp