Zırhının içinde mahsur

Zırhının içinde mahsur


Zırhının içinde mahsur

 

İnsanlar sanki ikiye bölünmüş, bir kısım insan durmadan birilerini övüyor, diğer bir kısmı durmadan birilerini yeriyor. Ya da belki öyle değil; insanlar ikiye bölünmemiş tek kısım tekmili birden bazen birini övüyor, bazen yeriyor. Adeta birinci tekil şahsı olmayan bir dünya bu!

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Birilerini överek ya da birilerini yererek, bunu sürekli yaparak, bu alışveriş halini sürekli kılarak var olmaya, ortamlarda kendine iyi kötü yer edinmeye çalışan yok-insanların gezegeni artık burası. Ve burada, kibrini bile bayıldığı ve hiç hazzetmediği şeyler, kişiler, tezler üzerinden geliştiren, egosunu kendini hiç meselenin içine katmadan şişirebilen bir hava-cıva kalabalığı halinde oradan buraya, buradan şuraya akıp giderek yaşanıyor hayat. Kurgusal karakterleriz artık hepimiz biraz. Her sabah uyanıp fazlasıyla tahmin edilebilir davranış kalıplarının içine dolduruyoruz kendimizi. Olduğumuz kişi, aynı zamanda bir başkası ve bir başkası ve bir başkası...

“Dünya bizim açlığımızı giderecek büyük bir nesne, bir elma, bir şişe, bir memedir, biz durmadan emer, bir şeyler bekler ve umarız ve sürekli hayal kırıklığına uğrarız. Karakterimiz değiş tokuş etmek, almak, tüketmek, değiştirmek üzerine kurulmuştur. İster ruhsal olsun ister nesnel, ne varsa her şey tüketimin ve değiş tokuşun nesneleri haline gelmişlerdir” diyor Erich Fromm, ‘Sevme Sanatı’nda.

Birine iyi niyetle bir yanlışını söylemek çok cesaret istiyor bugün. Hemen bir kontra saldırı geliyor karşıdan. En iyi savunma saldırmaktır lafının bu kadar popüler olması boşuna değil! Üstümüze toz konmasın istiyoruz. Bize hatamızı, yanlışımızı, eksiğimizi, eksikliğimizi söyleyeni anında düşman belliyoruz. Mükemmel olmaktan taviz verirsek ele güne malzeme oluruz sanıyoruz. İlginçlik burada, mükemmel olduğumuzu sanıyoruz. O kadar inanmışız, inandırılmışız ki kusursuzluğumuza. Neyi beğensek o kayıtsız şartsız güzeldir sanıyoruz. Neyi sevmesek, sırf biz sevmedik diye o çirkinin ta kendisi oluyor. Yanlışın büyük küçük herhangi bir ihtimalinin üstümüzde ilişecek hiçbir yeri olmadığına inanıyoruz. Hatanın hiçbir şekliyle bize zinhar yakışmayacağına... Bu beleş kir tutmazlığın nedenine, nasılına dair en ufak bir muhakememiz yok. Bu kemale ne yaparak eriştiğimiz sorusunun cevabı yok. Çünkü zaten böyle bir sorumuz yok. Çünkü zaten biz ucu sorgulamaya, yüzleşmeye, muhasebeye çıkan hiçbir sokağa adımımızı atmıyoruz. Böyle dayanaksız, boş, havada asılı duran, içini neyle doldurabileceğimizi hiç düşünmediğimiz acayip bir kibrimiz var. Bu aynı zamanda canımızı sıkacak her şeyi etkisiz hale getirebilen bir zırh... Hiçbir uyarı, nasihat ve eleştirinin delemediği, delemeyeceği kalınlıkta bir zırh...

“Dünyanın her yeri aydınlatılmış halde” dedi yanındakine, “biri gelip bir düğmeye basacak ve bütün ışıklar sönecek diye korkuyorum!”

Sürekli birilerinden bahsediyorum. Birileri sürekli benden bahsediyor. Ne zaman bir araya gelsek başkalarını konuşuyoruz. Hiç kimse hiçbir zaman kendinden bahsetmiyor. Hiç kimse hiçbir zaman kendinde olmuyor. Hiç kimse hiçbir zaman kendini yaşamıyor.

“Şehirde insan yüz yıl yaşar ama uzun süre önce ölmüş olduğunu, çürüyüp gitmiş olduğunu fark etmez bile” diye yazmış Lev Nikolayeviç Tolstoy, ‘Kreutzer Sonat’ adını verdiği eserinde.

“Hep başkalarının hayatlarında yaşıyoruz” dedi beyaz saçlı adam, “merak ediyorum, acaba bir gün kendi hayatlarımıza geri dönebilecek miyiz?”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp