“Zifiri Karanlık”tan “Ilımlı”/ “Alaca” Çizgi’ye…-Boy Aynası Filistin/Kudüs-

“Zifiri Karanlık”tan “Ilımlı”/ “Alaca” Çizgi’ye…-Boy Aynası Filistin/Kudüs-

Tarihi süreç içerisinde Müslümanların önce “düşünsel ve siyasal duruş”larını sonra da iktidarlarını kaybettiği bir dünyada “hak ve adaletten” bahsetmek neredeyse mümkün değildir.Zaten “güçlünün haklı olduğu” bir küresel düzende adaletin tanımı ve

“Zifiri Karanlık”tan “Ilımlı”/ “Alaca” Çizgi’ye…-Boy Aynası Filistin/Kudüs-

 

 

Tarihi süreç içerisinde Müslümanların önce “düşünsel ve siyasal duruş”larını sonra da iktidarlarını kaybettiği bir dünyada “hak ve adaletten” bahsetmek neredeyse mümkün değildir.Zaten “güçlünün haklı olduğu” bir küresel düzende adaletin tanımı ve arkaplanı tartışılmadan ilkesel olarak bir adaletten söz etmek beyhudedir.Bakmayın siz “ipini koparmış” Batı’nın “insan hakları”, “uluslararası hukuk” vb. söylemlerine.Felsefi söylemlere, teknolojik gelişmelere ve zamanla oturtulan seküler temelli “sistemin” aldatıcı görüntüsüne.Arka plandaki gerçeklerin nasıl bir “ırkçı” /ötekileştirici “üstün topluluklar” ve onlara hizmet için varolanlar mantığına, felsefi arkaplanına sahip olduğu -gerçeklerin peşindekilerce- anlaşıldı…Bu gerçekliği anlayabilmek için Batı felsefesinin arkaplanı ve onun bir unsuru olan Yahudi/Siyonist mantalitesini sorgulamak yeterli olacaktır…

Terör devleti İsrail’in hükümet sözcüsü, “…Göstericileri neden vuruyorsunuz?” diye soran gazeteciye “…Bu kadar insanı hapse atamazsınız” derken, ABD sözcüsünün de -iletişim çağında insanların gözünün içine baka baka – ‘İsrail’in kendini koruma hakkı var’ demesi nasıl bir mantığın, nasıl bir hak-hukuk arayışının ürünü olduğunu anlayabilmek artık zor olmasa gerek.Bırakın uzun uzun anlatmayı, kimin kendini korumaya çalıştığını, kimin de hiçbir ilke ve ahlak gözetmeden saldırdığını görebilmek için 1948’den bu yana Filistin haritasının nasıl bir şekil aldığına bakmak yeter de artar bile.Ama bu süreçte sözde medeni Batı’nın, uluslararası sistemi kuran güçlerin, dolayısıyla BM başta olmak üzere uluslararası örgütlerin nasıl bir hakemlik/ “şahitlik” sergilediklerini görmek isteyenler için araştırmaya devam ettiklerinde konuyla ilgili bu tasvirlerin ne kadar naif kaldığının da farkına varacaklardır…

1948 öncesine, ondan sonra yaşananlara gitmeye gerek yok.İmam Humeyni döneminde -küresel sistemin dışında- bir İran’ın himayesine giren Müslüman örgütlerin Filistin’deki mücadele sürecini hatırlayıp o günlerden bugünlere nasıl gelindiğini bilmek, günümüzü doğru okuyabilmek için büyük önem arzetmektedir.Çünkü özellikle bahse konu dönemdeki “ideolojik duruş”un zamanla nasıl evrildiğini, kaba zulmün “zifiri karanlığı”ndan kurtuluş arayışının nasıl bir “Alacakaranlığa” / “Ilımlı” çizgiye oturtulduğunu bırakın ıskalamayı neredeyse görmezden gelen bir psikoloji-sosyolojiye savrulmuş duruma geldik, ne yazık ki…

Süreç içerisinde -“sistem-dışı”- duruşunu kaybeden İran’dan çok (Ilımlı)Laik-Demokrat Türkiye Cumhuriyeti’nin kontrolünde bir Filistin ve Müslümanların yaşadığı bir coğrafya söz konusu artık.BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) çerçevesinde bölgenin yeniden yapılandırılması stratejisinin ortağı Türkiye’nin himayesinde bir Hamas’ın nasıl demokratik yarışa ikna edildiği ve sonrasında yaşananların, değişen bölge ve dünya dengeleri ve yeniden yapılandırma sürecindeki anlamı insanımızca kavranamadı.Bu sürecin stratejik düzlemde yaşadığı kırılma ile birlikte gündeme gelen Kaos Stratejisi’nin bölgedeki yansımaları ve Türkiye’nin nasıl zorlandığı, “güvenlik ve gelecek” kaygıları ile -küresel sistemin dışına çıkmamaya özen göstererek- arayışa girdiği yıllar çok gerilerde değil.ABD/Batı’nın “Ilımlı İslam” ekseninde önemsediği Türkiye’yi yeni stratejik çizgilerine çekme çabaları ve bunun bölgede ve Türkiye’de ortaya çıkardığı gelişmeler, operasyonlar hala canlılığını ve etkisini sürdürmektedir…Ve “Küre etrafında yer alan ABD Başkanı, Suudi Kralı, Mısır diktatörü /Sisi, tabii ki resimde görünmese de terör devleti İsrail/Netenyahu ile birlikte, “Ilımlı İslam” sapkınlığının Suudi versiyonu çerçevesinde netleştirilen yeni proje gündeme oturdu…Katar krizi, ABD’nin “Nükleer Anlaşma”dan tek taraflı çekilme tehditleri, İran’da yaşanan toplumsal olaylar, ABD’nin kimyasal silah kullandığı için güya cezalandırmak için Suriye’deki bazı hedefleri bombalaması ve diğer gelişmelerin gündeme gelmesi söz konusu oldu.Tüm bunlar bir kez daha gösterdi ki ABD ve müttefikleri Kaos Stratejisi’nin açtığı alanda bazı hesaplar peşinde .Ve başta İran olmak üzere Türkiye ve Rusya’ya da bu bağlamda mesajlar vermekte.Bunların hemen akabinde İsrail’in Suriye sınırları içindeki İran hedeflerini de bombalaması, yeni savaş tekniklerinin farklı versiyonlarının kapıda olduğunun işaret fişeği olmuştur.

ABD ve İsrail, açık ve/veya üstü örtülü bir şekilde, terör örgütlerini kullanarak bölgedeki dengeleri lehlerine değiştirme ve çıkarlarına uygun yeni denge inşa edebilmek üzere attıkları adımların oluşturduğu vasatı kullanmak istemekteler.Bu çerçevede ABD’nin “Nükleer Anlaşma”dan tek taraflı çekilmesi, İsrail ile koordineli olarak -daha önce vaad olarak gündeme getirdiği- elçiliği (ABD) Kudüs’e taşıma gibi stratejik adımları atması bundan sonra olacakların niteliğinin çok açık göstergeleri olarak okunmalıdır.Ancak unutulmamalı ki ABD-İsrail ve müttefiklerinin Kaos Stratejisi ve bu stratejinin açtığı alanda son yaşananlar, bu coğrafyanın temel dinamikleri/bölge gerçeklikleriyle çelişen nitelikte politikalar olduğu da bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır.

Eski düzeni kontrol eden bazı odaklar uzun süredir bu gerçekliğin farkında oldukları halde bir çıkış üretemedikleri bir dünyada, malum küresel odakların “Teo-politik” motivasyonlarla bir sonuca varmalarına da imkan yoktur.Zira, artık bölgesel gelişmelerde çıkarlarının tersine seyrettiği her durumda hard power(kaba güç) kullanarak çıkışlar arama döneminin sonuna gelinmektedir.Hegomonik(egemen) güçlerin hakimiyetlerinin tartışıldığı tüm bölgelerde hızla bu gerçek hükmünü icra etme sürecine girdiği bir dünyada, bölgemizdeki projelerde, İsrail merkezli yeni bir düzenin geçerliliği imkanının kalmadığı da çok açıktır. Hala böyle bir düzenin devam ettirilebileceğini düşünen küresel güçler ise süreç içerisinde kaybetmeye mahkum gözükmektedir.Ancak söz konusu zihniyetin, Kudüs ve Mekke-Medine merkezli çatışmalar üretmeye devam edeceğinden de hiç şüphe yoktur.Ve bölgedeki çatışmalara dahil olacak küresel ve bölgesel güçlerin sayısı da -çeşitli gerekçelerle- artacaktır.Bu çerçevede Türkiye-Rusya, Türkiye-Çin, Türkiye-İngiltere ilişkilerinin bundan sonraki durumu büyük önem taşımaktadır.Ayrıca Türkiye-İran ilişkilerinin önemine özellikle işaret etmemiz gerekecektir.Çünkü bölgenin yeniden inşası sürecinde bu iki ülkenin birbirlerine karşı kullanılmaları her fırsatta gündeme gelecektir.Tarihte ve günümüzde yapılan hataların her iki ülkeye nelere mal olduğunu tarafların unutmamaları gerekmektedir.Her ne kadar ideolojik çizgileri, gelecek ve güvenlik kaygıları farklı olsa da İran ve Türkiye, ortak paydalarını iyi değerlendirmeleri, etnik ve mezhebi enstrümanlarla birbirlerini güç duruma sokacak hamlelerden kaçınmalıdırlar…

İsrail’in kuruluş süreci, bölgede İsrail merkezli bir düzen(?!) oluşturulması ve bunun zannedilenin aksine İsrail’den çok küresel odakların çıkar ve hakimiyetlerine hizmet ediyor olması gerçekliği son zamanlara yaşananlara vasat hazırlamıştır.Ancak değişen dünya ve bölge şartlarına rağmen hala birilerinin “kutsal ideal”lerini merkeze koydukları projelerin peşinde olmaları nedeniyle gerçeklikten  hızla uzaklaştıkları bir döneme girmiş bulunmaktayız.Müslümanların hem düşünsel hem de örgütsel olarak hazır olmadığı bir süreç yaşanıyor olsa da Müslümanlara kabul ettirilemeyecek hiçbir projenin orta ve uzun vadede bölgemizde geçerli kılınması mümkün değildir.Bu çerçevede (Ilımlı)Laik-Demokratik-Batıcı Türkiye’nin yeni misyonunun, hem Batılılar hem de Müslümanlar için(!?) hayati öneme sahip olduğundan şüphe duyulmamalıdır.

Bu bağlamda “İslam ülkeleri”(?!) neden bir araya gelmiyor, gibi absürd soruları geride bırakıp Türkiye’nin yeni misyonunu doğru tanımlamak, anlamlandırmak ve ona karşı Müslümanca bir duruş sergilemek gerekmektedir.Ondan sonra da “ümmet”ten söz ederken ne dediğimiz doğru anlaşılır hale gelmek durumundadır.Aksi takdirde değişen dünya ve bölge şartlarının aldatıcılığı ve küresel odakların strateji değişikliklerinin (hoşa giden ve gitmeyen) yansımalarının peşinde koşan kitlelere, doğruları tam olarak söylemeyen “ikircikli”/ “çeldirici”/ “aldatıcı” liderleri işaret etmemenin vebaliyle karşı karşıya kalmaya devam edilecek; ilkesel ve süreç odaklı yaklaşımlar yerini pragmatik arayışlara bırakacaktır…

Evet, değişen şartların ortaya çıkardığı yeni misyonuyla Türkiye’nin daha da öne çıkıyor olması ve her geçen gün bölgede “reel politik” olarak bölgesel güç olmanın sınırlarını zorluyor hale gelmesi bir gerçeklik.Lakin bu doğru okunmalı, Türkiye’nin, yeni konumu ve misyonuyla, küresel sistemin (eskisi ve yenisiyle) bir parçası olduğu/olmayı talep ettiği ıskalanmamalıdır.Malum Türkiye’nin bölgede etkinliğinin artması bölgesel gelişmeler açsından büyük öneme sahiptir.Ve çeşitli nedenlerle kaba zulmün önlenmesinde ciddi fonksiyonları yerine getirmektedir.Hiç şüphesiz, Türkiye’nin bu etkinliğini, tarihi ve stratejik derinliği belirlemektedir ve önemlidir.Lakin gelişmelerin seyrini irdelerken ideolojik çizginin niteliği ve dolayısıyla sürecin insanımızı nerelere taşıyacağının hayati önemini  Müslümanlar görmezden gelemezler…

Evet, kum saati yeni bir dönem için işlemektedir.Lakin bu süreç, zannedildiği gibi “Zifiri karanlıktan aydınlığa” götürecek bir süreç değildir.Olsa olsa süreç “Alaca”/ “Ilımlı” /Aldatıcı bir çizgiye evrilecektir.Düşünsel yapısı özellikle uzlaşmacı/telifçi çizgiye demirlenen bu süreç, belki Müslümanlara yönelik kaba zulmü azaltacak ama “düşünsel ve siyasal duruş”daki netliği giderek zorlaştıracaktır…

ALGI YÖNETİMİ’NDEN MEDET UMANLAR VE ROMANTİK “MÜSLÜMAN” DEMOKRATLAR

Geçen ayın yorumunu hatırlayacaksınızdır; “Bölgemizde Hızlanan Gelişmeler ve Türkiye’deki Stratejik Seçim” başlığını taşıyordu siyasi analizimiz.Zaman zaman yaptığımız gibi söz konusu siyasi analizimizde de bu seçimin yeni bir döneme, siyasi yönetimde yeni bir modele(paradigmaya) kapı açtığını ifade etmiştik…

Seçime yaklaşık bir ay kala Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yürürlüğe girmesine yol açacak ilk seçimde Erdoğan’ın oyunun -kararsızlar dağıtılmadan- yüzde 51 olarak göründüğünü iddia edenlerin yanında daha makul tahminler de sözkonusu.Anket şirketlerinin bir kısmının manipülatif/yönlendirici tahminlerine karşın büyük çoğunluk makul açıklamalar yapmaktalar.İhtiyat payına rağmen “Başkanlık” sistemi seçimlerinden umudunu şimdiden yitirmiş gözüken muhalefet, son yıllarda alışkanlık haline getirdiği üzere kamuoyunun karşısına algı yönetimi tekniklerinin imkanlarıyla çıkmaya devam etmekte.Hele hele Bahçeli’nin Türkiye’nin “güvenliği ve geleceği” kaygısını öne çıkararak yeni sisteme destek vermeye başlamasıyla birlikte malum iç ve dış çevreler neredeyse yelkenleri suya indirmiş gözüküyorlar…Lakin -içeride ve dışarıda- muhalif çevreler, başkanlık seçimlerinde olmasa da Meclis aritmetiğini etkileme konusunda çabalarını devam ettirmekteler.Yeni sistem ile birlikte güçlü “Başkan”, güçlü “Meclis” hedefini önüne koyan “Cumhur ittifakı”nın bu amacına ulaşmaması için her yola başvuruyor gözükmekteler.Ve bu çerçevede bir algı oluştururken hiçbir ilke ve kural ile kendilerini bağlı görmemekteler.Üstelik söz konusu muhalefete -daha önce örtülü muhalif görüntüsü veren- AK Parti içinde memnuniyetsiz olanlar, partiyle aralarına mesafe koyanlar da katılmış gözüküyor.Neye hizmet ettiklerini kendileri de biliyor mu(?) emin değilim.Ancak söz konusu çevrelerin gelecek beklentilerinin ancak AK Parti tabanına kendilerini beğendirmelerine/makul eleştiriyle onlarla irtibatlarını devam ettirmelerine bağlı olduğu çok açık olmasına rağmen malum “ittifak”(millet ittifakı) arayışının bir parçası olmayı dahi düşünebilmişlerdir.Ahmet Davudoğlu’nu bir nebze bunlardan ayrı tutarsak Abdullah Gül etrafında kümelendikleri iddia edilen bu çevreler, son çıkışlarıyla adeta “siyasi intihar”a teşebbüs etmiş gözükmekteler.Her neyse, gelelim muhalefetin algı yönetimi çalışmalarında kullandıkları argümanlara…

Bunlardan birincisi, “sistem-içi” güç ve çıkar kavgasının ta başından beri kullandıkları, “Toplumsal gerginlik”, “Toplumu kutuplara ayırma” iddiası.Oysa Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana “halka rağmen halk için” anlayışıyla tepeden inme/radikal/jakoben Batılılaşma politikalarıyla bırakın toplumun büyük bir kısmını sindirmeyi, dahası kendi zihniyetinde olmakla birlikte yöntemlerini eleştirenlere dahi yapmadıklarını bırakmadılar.Önüne geleni “irtica” ile suçlamayı adeta bir “sünnet” haline getirdiler.İrtica suçlamalarıyla toplumun büyük bir kısmını yıllarca ötekileştiren malum anlayış, şartların değişimi ile yaşanan rejim krizlerine önerilen “sistem-içi” tüm çıkışları da aynı saldırgan politikalarıyla mahkum etmekten vazgeçmemiştir.Ancak eski paradigma(model) iflas edip yeni bir model kaçınılmaz hale gelince yapacakları fazla bir şey kalmamıştır.Değişen bölge ve dünya şartlarının konumunu ve misyonunu değiştirdiği Türkiye’nin yeniden yapılandırılması aşamasında da Özal, sonrasında da AK Parti, geleneksel de olsa Müslüman kitleleri (Ilımlı)Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne entegre edebilmişler; sistemi yeni şartlara paralel olarak yeniden organize eden, “Ilımlı İslam” gibi sapkın bir çizgide kurguladıkları yeni Türkiye’yi Batılı ölçütlerde ileriye taşımışlardır.Yani Celal Bayar’ın ifadesiyle rejimi yıkmak bir yana güçlendirmişlerdir…

İkincisi ise genelde muhalefetin, ‘Tamam Cumhurbaşkanlığında kime oy verirseniz verin.Ama Meclis aritmetiğini daha demokratik hale getirelim.Ki Cumhurbaşkanını frenleyelim’ argümanı…Hatırlanırsa ana muhalefet, yakın bir geçmişte, tam tersi bir algı yönetimi ile toplumun karşısındaydılar: ‘AKP ile bir sorunumuz yok.Asıl sorun Recep Tayyip Erdoğan’dır.; o giderse her şey düzelir’…Keza AKP içindeki muhaliflerde, kerhen de olsa ‘Cumhubaşkanlığı için oyumuzu Erdoğan’a verin, tamam.Ancak Meclise İyi Parti, Saadet Partisi de girsin.Böylelikle 2007’ye kadar değişimci çizgide olan AK Parti’nin bu çizgiden sapmasına karşılık ona bir ders verelim’…’Böylelikle aynı zamanda Meclis, Başkanı dengeleyici bir rol de oynar’ diyerek insanların aklıyla alay ediyorlar.Özellikle doğru tanımlamadıkları ve eleştirilerini doğru bir zeminde ortaya koymadıkları yeni sistem konusunda algı oluşturmaya gayret sarfetmekteler… Dikkat edilirse her iki muhalif kesimin asıl amacının “kafa karışıklığı” oluşturarak hedeflerine yürüyecekleri alanlar açmak olduğu görülmektedir… Kararsız seçmeni etkilemek üzere kullanılan algı yönetimi argümanlarının çelişkiler içermesi, AKP içi muhaliflerin kendi gelecekleriyle ilgili değerlendirmeleri ciddi bir düzlemde yapmamaları, hatta reaksiyoner davrandıkları düşünülürse bu yönlendirme çabalarının etkisiz olacağını kestirmek zor olmasa gerektir.Asıl etkili olabilecek algı yönetimlerinin ise iç ve dış odakların koordineli olarak yürüttükleri ekonomik operasyonlarla gündeme geldiği çok açıktır…

Hatalı okumaların, hatalı kavramsallaştırmaların ve hatalı yöntemlerin hakim olduğu bölge ve dünya dengelerinde hareket edilmekte.Dolayısıyla gerek bölge ve gerek dünyada yaşananların her zaman mantıklı ve hayatın gerçekleriyle uyumlu sonuçlar doğurmadığı ve bundan sonra da doğurmayacağı bir gerçek.Lakin varılmak istenen hedef ile düşünce sistematiğinin uyumlu olması ve ısrarla doğru bir çizgide yürümekle sonuç alınacağını Müslümanların bilmemesi mümkün değildir…

Ezcümle, gerek Kudüs/Filistin’de gerekse Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda (hatta mazlumların bulunduğu her yerde) yaşanan katliamlara karşı “elimizle/dilimizle/kalbimizle buğz ederek” duyarlılık sergilemeli; dahası tüm bunların sorumluluğunun  -Müslüman kimliğimize yaraşır bir duruşa sahip olmayan- bizlerin omzunda olduğunu unutmamalıyız. Ancak, Müslüman kimliğimizin ilkesel boyutlarını, vazgeçilmezlerimiz/olmazsa olmazlarımız olarak netleştiren bir duruş sergilemeksizin ana referansımıza paralel bir hedeften söz etmemiz beyhudedir. “Resullerin Yolu”nu, ilkesel mücadelenin “en güzel örneklikleri”ni ne zaman dikkate almadıysak, kazandık zannederken hep kaybettiğimiz tarihi bir gerçekliktir.

 

 

abdullah pamuk

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp