Zevkleri dert edindim

Zevkleri dert edindim


“Hiçbir şeyin tadını alamaz oldum” diye yakındı bankta oturanlardan biri. “Bizim de tadımız kaçtığından oluyor belki de bu!” dedi yanındaki.

Hayatımızın kendi doğallığı içinde neden bir incelik, bir nezaket ve bu güzelliklerden beslenen bir zevk ortaya çıkmıyor diye düşünenimiz var mı? Böyle bir düşüncesi olmayanlar hayatlarının bir yerlerinde o zevkin numunesi olacak bir şeylere rastladıkları için mi böyle bir ihtiyaç içinde değiller? Yoksa, insanın kendi içinden filizlenecek bu türden bir zevke, zevklere ihtiyaçları olmadığını mı düşünüyorlar? Günümüzde, insanın içinden dışına vuran bir zevk anlayışının gerekliliğine inananların ya da eksikliğini hissetmeyenlerin sayısı hiç de az değil! Onlar aslında doğrudan zevksizliği savunuyor değiller elbette. Zevklerin insanın dışında bir yerlerde üretilmesinden, tasarlanmasından, standartlara uydurulmasından, belli bir vasatın sınırlarına mahkum edilerek imal edilmesinden görünür bir rahatsızlıkları yok sadece. Zevk onlara dışarıdan da pekala edinilebilecek, bulup buluşturulabilecek, takıp takıştırılabilecek, hatta parasını verip satın dahi alınabilecek bir şey gibi görünüyor olmalı. Öyle değilse bile bu meseleye bundan öte bir hassasiyet göstermedikleri, pek fazla önem atfetmedikleri, ‘herkes’i bahane ederek genel akışa uydukları anlaşılıyor. Oysa zevk, incelik, nezaket, güzellik gibi şeyler insanın içindeki cevherin dışa vurmasıyla ortaya çıktıklarında anlamlı... Öyle ya, insanların sosyal hayat içinde nazik olması, incelik ve hassasiyet göstermesi değil burada nihai amaç... Asıl olan, insanların gerçekten bu güzellikleri içinde yaşaması ve yaşatması, insanî zenginliğin bütün bu gönül müktesebatının dışavurumu olarak hayatı beslemesi, güzelleştirmesi değil mi? Hayatımızda gerçekten zevk diye bir şey olacaksa bunun içten dışa doğru varlık bulması gerekmez mi? Dıştan içe doğru olduğunda, malum, tabiatıyla paket olarak gelen bu ‘zevk’ler daha çok giyilip çıkarılabilir bir kıyafete, bir aksesuara dönüşüyor ve insanın aslına nüfuz etmiyor, bekleneceği üzere buradan insanı esastan güzelleştiren bir kazanç da maalesef hasıl olmuyor.

“İnsanlar zamanı anlık, günübirlik değil ‘yekpare’ yaşıyordu. Eşyanın bir değeri vardı. Bir kırık iskemle dededen kaldığı için hatıraların yükünü, kıymetini taşırdı. Bir ağacı eğer babamız dikmiş ise, bir nevi ‘baba’ muamelesi görür, her bahar çiçeklendiğinde, yazın meyveleri kızardığında, gölgesine her çöküşümüzde ölmüş baba bizimle beraber olur, ağaç yaşadıkça baba da bizimle yaşıyormuş sayılırdı. Böylece hayatın sade ve fakat ayrıntıya eğilen tarafını sarıp sarmalardık. Bir çift söz, bir bakış, sararmış bir mektup, selam, hatır-gönül ve ne kadar insani unsur varsa maneviyatımızı teşkil ederdi” diyor Mustafa Kutlu, ‘Dem Bu Demdir’de, ellerinden öperiz.

Zevk, dalgaları coşkuyla kıyılarınıza vuran bir şeydir. İçinizden kanatlanıp uçuveren bir şey aniden... Yıldızlı bir yaz gecesini bir ağustos böceğinin sesinde biriktiren şey... Bir sıcacık çorbanın içine ekmek olarak doğradığınız şey... Zevk, durup beklediğiniz bir şey değildir, ayrılmaz sizden hiç. Uzaklardan geçen bir gemi, avucunuza düşüveren bir yağmur damlası, sıcak bir çay gibi içinize akan bir ses, bir hoyrat, bir nefes, bir uzun hava... Zevk aradığınızda ceplerinizden birinde bulduğunuz umuttur, coşkudur, heyecandır. Pazarı, tezgahı, borsası yoktur ama paha da biçilemez. Bir kuş olur öter dallarınızda, bir renk olur dolaşır içinizi, bir resim olur resmeder herkesten sakındığınız kırlarınızı, bahçelerinizi. Zevk bırakın kalıba dökmeyi, adını dahi koyamayacağınız bir şeydir, nasıl nabzınız atıyorsa atar öylece kalbinizde. Zevkiniz sizi adam gibi yaşatan şeydir, hayatınız, kelimelere dökmediğiniz şiirinizdir.

“Bir görüşte sevdiğimizi düşünürüz bazı şeyleri” dedi beyaz saçlı adam, “bilmeyiz aslında bir ömürdür ona bakmakta olduğumuzu!”

Google+ WhatsApp