Zekâ yoksulluğu

Zekâ yoksulluğu


Zekâ yoksulluğu

 

 

Modern devlet adamı” kavramı, esas olarak “soğuk” bir tipi çağrıştırır. Modern devlet adamı ilk numûnelerine Rönesans’da rastlıyoruz. Modern devlet adamının proto tipleri denilince aklıma hemen Kardinal Richelieau ve Mazarin geliyor.

Dikkât edilmesi gereken husus; modern devlet adamının liderlerle karıştırılmamasıdır. Bâzı liderler aynı zamanda bir devlet adamı portresi çizebilir. Ama tersi de mümkündür. Yâni her zaman örtüşmez. Bunlar çoğu defâ iki ayrı tip olarak durur. Hattâ daha ileri gidip; şahsî değerlendirmem îtibârıyla diyebilirim ki; bu iki tip arasında çoğu defâ içten içe işleyen; bâzen de su yüzüne çıkan bir gerilim de mevcuttur.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Devlet adamları sıklıkla kritik konumları işgâl etseler de, liderler karşısında daha ağırlıklı olarak “İkinci Adam” profili çizerler. Bundan çok da rahatsız olduklarını söyleyemem. Hattâ biraz da bunun böyle olmasını isterler. Çünkü, kitlelerin yoğun sempatisine ve desteğine sâhip olan liderlerin duygusallaşacağını; bu sûretle de “hatâ” yapacağını düşünürler. Modern devlet adamları-tabiî ki bu sıfatı hakkedenleri kastediyorum; değilse ortada devlet adamıyım diye dolaşmakla devlet adamı olunmuyor- hesap adamlarıdır. Onun için dar sahada en etkin ve en faydalı kararları almanın peşindedirler. Çok sayıda uzmanla çalışır; onların raporlamalarını etkin bir karar alma dinamiğine kavuştururlar. Onun içindir ki söyledikleri veyâ telkin ettikleri asla boş değildir. Dolu, dolu ve son derecede iknâ edici konuşurlar. Bu noktadan hareketle liderleri “aktüel” olarak çok kolay etkileyebildiklerini düşünürüm. Öyle ki, nihâî tahlilde liderlere sâdece onaylamak düşer. Tabiî ki bu her zaman müspet bir netice de vermeyebilir. Liderlerin kariyerleri, İkinci Adamların yaptırdıkları hatâlar yüzünden de sönebilir.

Modern devlet adamlarının, kendi aralarında, “aktüalite” ile “vizyonerlik” arasında kalan bir alanda kalite farklılıkları taşıdığını düşünürüm. Vasatî düzeyde aktüalist devlet adamları vardır. Ama daha seçkin olan ve bu sebeple de nam yapan devlet adamları aktüel hesaplamalarının dışında geleceği de hesaplama ve kurgulama başarısı gösterenlerdir. Modern devlet adamı ile liderlik arasındaki örtüşmelerde burada ortaya çıkar.

Her ne kadar hesaplayıcı akılla işgörse ve son derecede soğuk bir profil ortaya koysa da , modern devlet adamları arasında espritüel bir zekâya sâhip olanlar da vardır. Çok uzağa gitmeyelim; bizde Tanzimât Paşalarının en bilinenlerinden olan Fuad Paşa buna verilebilecek en tipik misâldir. Fuad Paşa’nın İstanbul’daki Fransız Sefâretinde verilen resepsiyonlara katılımının dört gözle beklendiği ve bizzat Fransızlara zekâ ürünü, dil incelikleri taşıyan Fransızca espriler yaparak hayranlık uyandırdığı söylenir.

Bunun Anglo Sakson dünyâdaki son mislinin, Churchill’den sonra Henry Kissenger olduğunu düşünüyorum. Zbigniew Brezinsky ile Henry Kissenger arasındaki zıtlık beni düşündürmüştür. İlki soğuk, sinirleri alınmış bir devlet adamı tipini çizerdi. Kissenger ise son derecede sempatik, esprili bir devlet adamını canlandırır.

Fransız siyâsal kültürel târihi içinde de bu tiplerin ve ayrışmaların izlerini sürebiliyoruz. Meselâ benim en çok dikkâtimi çeken George Clemenceau’dur. Siyâseti, âdeta şeytana pabucunu ters giydirecek kadar ustalıklı ve acımasız yapan bu kişilik, aynı zamanda ardında zekâ yüklü sayısız anektod bırakmıştır.

“Amerika, uygarlıktan nasibini alamadan yozlaşma başarısı göstermiş yegâne memlekettir” sözü Clemenceau’ya âittir.”

“(Gerçek) Adâlet karşısında savaşın adâleti, müzik karşısında askerî müzik neyse odur” sözü de onundur.

Kel, şişman, yaşlı Clemenceau; yanılmıyorsam bir resepsiyonda; Polonya’nın Cumhurbaşkanlığını yapmış, aynı zamanda dörtbaşı ma’mur bir piyanist ve bestekâr; Slav ırkının bütün güzelliklerini fizyonomisinde taşıyan Ignacy Jan Paderewski’ye, yavaşça yaklaşır ve “Sayın Başkan, benim bildiğim bir başka Paderewski daha var; meşhûr bir bestekâr ve piyanist” deyince Paderewski, “İşte o benim” der. Zokayı yutmuştur. Clemenceau hayıflanarak başını iki yana sallar ve “Tanrım bu ne sukut(düşüş)!!!!!” der..

Nereden geldi ki bunlar aklıma? Evet, hatırladım.. En son Macron’un son füze saldırısını Fransız Parlamentosu’nda konuşmasını dinledim. Beyefendi gelen eleştiriler karşısında kendisini kaybetmiş, yüksek perdeden ve Fransızca’nın bütün müziğini gömen bir tonlamayla saldırıyı savunuyor ve alenen, ”insanlığın nâmusunu, vicdânını kurtardık“ diyor. İlkokul çocuklarını bile tatmin etmekten âciz nasıl bir zekâ yoksulluğudur bu? Macron, bırakın Clemenceau’yu; Sarkozy’ye bile rahmet okutuyor. Affet bizi Sarkozy; meğer seni ne kadar hafife almışız….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp