Zamanın Değiştiremedikleri

Zamanın Değiştiremedikleri


Zamanın Değiştiremedikleri

 

Zaman insan için en önemli bir unsurdur. İnsan bilir ki, hayat zamanla başlar zamanla biter. İşte hayat denilen şey bu iki nokta arasında yaşadığımız, yapıp ettiklerimizden ibarettir. Bu nedenle Rabbimiz:

“Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır. Ancak iman eden ve Salih amel işleyenler birde,  birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr 103/1-3) buyurmuştur. İman edip Salih amel işleyenler, imanına şirk bulaştırmamak için hayatı bir ölçüye göre yaşayarak, zamana teslim olmamış, daima doğrudan ve haktan yana koyduğu tavırlarıyla örnek bir mücadele sergilemişlerdir.

Bu şahsiyetlerin en başında sayılabilecek olanlar kuşkusuz Allah’ın elçileridir. Bunların içerisinde “O tek başına bir ümmetti” buyrulan İbrahim (as), Nuh (as)ve Muhammed (as) gibi örneklik ortaya koymuş olanları, kıyamete kadar insanlar için örnek alınması gereken şahsiyetler olarak takdim buyurmuştur. (Ahzab 33/21)

İşte Kur’an yaşamış olan bu şahitliklerin örneklerini bizlere sunarken, asırlar sonra gelecek hayatları aydınlatmak istemiştir. Bu şahitliğin en son örnekliğini sunan Hz. Muhammed (as) ile kavmi arasında geçen çetin mücadelenin belirli safhaları muhtelif yönleriyle ayetlerin beyanıyla ortaya konulmuştur.

“(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”(İsra 17/73-75)

O çetin mücadelenin en belirgin örneklerinden birisi de Kâfiruun suresiyle ebedileştirilmiştir. Bu sure, Mekke döneminin en kritik bir dönemini bizlere resmetmektedir. Malum olduğu üzere “kurulu düzenler” kendilerine rağmen tebaalarında meydana gelen bir değişimi kabul etmeleri mümkün olmadığı için aralarında bir mücadelenin çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu tür mücadelelerin bu güne kadar izlemiş olduğu yöntem dört safhadan oluşmaktadır.

Birinci safha dile getirilen yeni durumu gale alıp değer vermeyerek, zamanla unutulup gitmesini sağlamak. Bu yöntem başarılı olmayıp, insanların o düşünceye rağbet ettikleri görülürse,

İkinci safhada şiddete başvurarak, yeni olan bu fikri susturmak, bastırıp bitirmek isterler. (Hâlbuki düşünce tabiatı gereği baskılar ile üstesinden gelinmesi mümkün olmayan bir tabiata sahiptir. Bir şey yasaklandıkça güç kazanır. Halkın mağdura karşı merhamet duyguları kabarır ve fikir yükselişe geçer.)

Üçüncü safhada ise mücadele gevşetilerek daha yumuşak ve uysal bir yönteme başvurulur. Karşılıklı taviz ve uzlaşma teklifleriyle yaklaşılmaya çalışılır. Bu yöntemle de sonuç alınamaz ise, hareketi tümüyle imhaya yönelerek toplumdan silinip atılma safhasına geçilir.        İşte Kâfiruun suresi, bu mücadelenin üçüncü safhasında Kureyş müşriklerinin sahneye koydukları taviz yöntemiyle hedefe ulaşma planlarına verilmiş İlahî bir cevaptır.

Kureyş, Ebu Talib hayatta iken birkaç kez cazip teklifler ile Muhammed (as)’a göndermelerine rağmen sonuç alamayınca, daha cazip bir teklif ile gelerek Muhammed (as)’ı ikna edeceklerine inanmışlardı. Şimdiye kadar esas vurgu, davasından vazgeçmesine yapılırken, bu defa kısmen de olsa Muhammed (as)‘ı kabul ediyor görünüyorlardı. Şöyle diyorlardı: “ Ey Muhammed, anladık ki seni davandan vazgeçiremeyeceğiz. O zaman seninle uzlaşalım, anlaşalım. Bir yıllık bir sürede on bir ay biz senin ilahına kulluk edelim. Sen de bir ay bizim ilahlarımıza kulluk et. Böylece bizim aleyhimize de olsa aramızdaki husumeti bitirmek için buna razıyız.”  Peygamberi ikna edeceklerinden çok ümitli oldukları bu konuda, Allah Teâlâ hiç beklemedikleri şu cevabı vermiştir:

“1-Deki: Ey kâfirler!  2-Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam.3-Sizler de benim taptığıma tapmazsınız. 4-Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. 5-sizler de benim taptığıma tapacak değilsiniz. 6- Sizin dininiz size,  benim dinim de banadır.

İlişkilerin çok kritik bir döneminde böylesine açık, böylesine sert ve böylesine kesin bir ifadeyle reddedişin hikmeti, tevhide sinsice bulaştırılmaya çalışılan şirkin ve küfrün asla kabul edilebilir bir durum olamayacağını tüm açıklığı ile ortaya çıkarmaktı. İslam ile şirk arasında hiçbir ortak noktanın olamayacağı ancak bu kadar net anlatılabilirdi. Hiçbir dönemde duruşunu asla bozmayan, küfrün oyunlarına gelmeyen nebevi duruşa, insanlık her zaman muhtaçtır.  Bu surenin tefsirinde Seyyid Kutub, kesinlikle ayrışmanın, Tavizsizliğin,  değişmeyen kadim duruşun gösterilmesine dair şunları söylemektedir:

“Doğrusu herhangi bir şekilde yolun ortalarında buluşma imkânı bulunmayan tam bir ayrılığın özündeki farklılıkları izah edebilmek için bu derece kesin bir ayrılığa gerek vardı. Çünkü ihtilaf inançların özünde, düşüncelerin esasında, nizamın hakikatinde ve yolun mahiyetindeydi.

Çünkü tevhit ayrı bir yoldur, Şirk ayrı bir yoldur… Ve ikisi asla birleşemez.. Tevhit, insanı varlıklarla birlikte Allah’a yönelten eşi ve benzeri bulunmayan Rabbe tevcih eden bir yoldur. insanın akidesini, değer ölçüsünü, gideceği yolu, edep ve ahlakını, hayat ve varlık hakkındaki bütün tasavvurlarını, alacağı noktayı kesin olarak belirten bir nizamdır.. Müminin her şeyini aldığı bu nokta eşi ve benzeri bulunmayan Allah Teâlâ’dır. Bunun için de iman hayatı bütünüyle bu esaslara dayanır.

Bu kesin ayrılık hem davet edenler için, hem de davet olunanlar için zaruri idi. Çünkü özellikle daha önce doğru bir inanca bağlanıp ta sonra sapıtmış olan topluluklarda iman düşüncesiyle cahiliyet düşüncesi birbirine karışır. Bu tip topluluklar mücerret olarak her türlü sapıklıklardan karanlıklardan ve dönekliklerden uzak olan iman esasları için daha azılı topluluklardır. Bunlar hiç inanç sahibi olmamış topluluklardan daha azgın olurlar. Çünkü sapıklık ve döneklik içerisinde bocalayıp durur iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. İnançlarıyla yaptıkları karmakarışık olduğundan sağlamla çürüğü ayırmak mümkün olmaz. Hatta bazı zaman dava adamları bile onların iyi yönlerini benimsemesini ve bozuk yönlerini düzeltmeye çalışması halinde kendisine geleceklerini düşünebilirler. Hâlbuki bu yanlıştır. Ve bu yanılma son derece tehlikelidir.

Şurası muhakkaktır ki, cahiliyet cahiliyettir,  İslam İslam’dır… Aralarında çok büyük farklar vardır… Gidilecek yol bütünüyle cahiliyetten çıkıp ve yine bütünüyle İslam’a girmektir… Takip edilecek metot bütün şekilleriyle cahiliyetten sıyrılıp çıkmak ve bütün emirleriyle gelip İslam’a sığınmaktır.

Yolda atılacak ilk adım dava adamının cahiliyet sisteminden, nizamından ve hareketlerinden tam olarak sıyrılıp ayrılması ve bunun şuuruna ermesidir. Yolun ortasında buluşma imkânı bırakmayacak kadar ayrılmak… Cahiliye ehlinin tamamen cahiliyetlerinden çıkıp, bütünüyle İslam’a girmeleri halinde yardımlaşabileceklerini kabul ederek, bunun dışında bir dayanışma imkânı bırakmayacak kadar ayrılmaktır… Yama yok. Taviz vermek yok… Yolun ortasında buluşuma yok. Cahiliyet ne kadar İslam kılığına bürünürse bürünsün ve Müslüman olduğunu ne kadar iddia ederse etsin anlaşma yok…

Bu şeklin dava adamının şuurunda kesin olarak yer etmesi, konulması gereken ilk temel taştır. Dava adamı kendisinin ayrı bir yolda, öbürlerinin ayrı bir yolda olduğunu kabul etmelidir. Onların kendilerine göre dinleri, kendinin de kendine göre dini olduğunu, onların kendilerine göre yolları, kendinin de kendine göre yolu olduğunun şuuruna ererek anlamalıdır. Gittikleri yolda birlikte tek bir adım dahi atamayacaklarını kabul etmelidir. Onun vazifesi kendi yolunda yürümektir. Hiç taviz vermeden veya kendi dininde az veya çok fire vermeden… Tam olarak uzaklaşmak, kesin olarak ayrılmak ve açıkça kestirip atmak… Yapılacak iş…. “Sizin dininiz size benim dinim banadır.”

Bugün İslam davasına bağlanan ve bu daveti yürütenler böylesine kesinliğe, böylesine ayrılığa ve böylesine farklılığa ne kadar muhtaçtırlar. Kendilerinin İslam’ı sapık bir cahiliyet ortamında ve daha önce onu tanıdıkları halinde uzun süre ondan uzak kalmanın “kalplerini karartıp ve çoğunun da fasıklar olduğu”nu kabul ederek yeniden İslam’ı korumaya çalıştıklarını iyice fark etmeye ve anlamaya ne kadar muhtaçtırlar…

Verilecek tavizlerinin bulunmadığını, yolun ortasında buluşmalarının imkânsız olduğunu, ayıpları düzeltmenin yırtıkları yamamanın ve nizamları birbirine iliştirmenin mümkün olmayacağını kabule ne kadar muhtaçtırlar. Yapacakları işin ilk defa İslam ile cahiliyet arasında olduğu gibi, yeniden İslam’a davet etmek olduğunu ve tam olarak cahiliyetten ayrılıp sıyrılmak olduğunu kavramaya ne kadar muhtaçtırlar…           “Sizin dininiz size, benim dinim banadır…” İşte benim dinim… Düşüncesini, değer ölçüsünü,  inancını ve şeriatını her şeyini bütünüyle Allah’tan alan.. Başkasını ona ortak koşmayan… Hayatın bütün yönlerini ve davranışlarını Allah’a yönelten saf tevhit akidesi…

Bu kesin ayrılık olmadan karışıklık devam edecek. Tavizler sürecek, yamalar yamanmaya çalışılacak ve karanlıklar kalkmayacaktır…  Böylesine güçsüz, cılız ve karmaşık esaslarla İslam’a davet olmaz…  Çünkü ancak ve ancak, açıklıkla sarahatle ve yiğitçe İslam’a davet edilebilir…

İşte davete giden ilk yol :”Sizin dininiz size benim dinim banadır.” (Seyid Kutub Fizılalil Kur’an c. 16 s.409-411)

Surenin tamamı, iki ayrı anlayışı kalın çizgilerle ayırmasına rağmen, konuyu farklı boyutlara taşımak için hiçbir sebep yoktur. Olayı doğru bir zemine oturtmak için surenin geldiği ortamı, böyle bir öneriyi getirenlerin neyi hedeflediklerini, ilahi cevabın üslup ve şiddetini doğru okumamız gerekmektedir. Allah sinsice kurulmuş olan bu tuzağı İslam’ın lehine bozarak, İslami hareketi asimile olup gitmekten kurtarmıştır. Müşrikler bu teklif ile tevhidi düşünceyi bozarak kendisi ile çelişir hale getirmeyi hedeflemişlerdi. Ancak Allah böyle bir duruma fırsat vermedi. Yolların, inançların ve dinlerin ayrılığını kesin bir dille ortaya koyarak, oyunlarını bozuverdi. Surenin cihad ayetlerinin gelmesiyle nesh edildiğini söyleyenlerin isabet ettiklerini söylemek mümkün değildir. Çünkü kıyamete kadar Müslümanların küfre karşı göstermesi gereken bir duruşu ortaya koymaktadır.

Şimdiler de ise aynı oyunu küresel sistem ve iş birlikçileri kotarmaya çalışıyorlar. Demokrasi ve laiklik adına herkese ve her kesime dağıtılan mavi boncuk sayesinde, tüm kesimler içerilmektedir. Medeniyetlerin çatışması tezinde bu duruma parmak basılarak şöyle ifade edilmektedir:” Demokrasinin kendisinden başka sistemleri başlangıçta anlayışla karşılaması, onları kabul ettiğinden değil; zamanla asimile edeceğine olan inancından dolayıdır.”Bu durumu kendileri için fırsat olarak görenler, kimlere bekledikleri fırsatı verdiklerini anladıkları gün çok geç olduğunu anlayacaklardır. Ama geriye dönmek mümkün olmayacaktır.

 

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp