Zalimler ve alimler

Zalimler ve alimler

lim ve irfan semamızın yıldızlarından Fudayl b. Iyaz diyor ki: “Bir çok alim dinleriyle beraber yöneticilerin yanına girerler. Ancak verdikleri tavizlerden dolayı dinlerini yöneticilerin yanında bırakarak çıkarlar. ”Muhammed Tantâvî yine sahnede.

Zalimler ve alimler

İlim ve irfan semamızın yıldızlarından Fudayl b. Iyaz diyor ki: “Bir çok alim dinleriyle beraber yöneticilerin yanına girerler. Ancak verdikleri tavizlerden dolayı dinlerini yöneticilerin yanında bırakarak çıkarlar.

”Muhammed Tantâvî yine sahnede. Tantâvî, eskiden Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in müftüsüydü. Daha sonra efendisine bağlılığı sayesinde terfi etti ve Ezher Şeyh’i yapıldı. Müftü iken diktatörün dümen suyunda fetvalar vermesiyle ünlüydü. Bunların başında devlet eliyle yapan “faize” kılıf bulması geliyordu.

Ezher Şeyhi olduktan sonra da epey çam devirdi. Devirdiği çamlardan biri de, Fransa’daki devlet ilköğretim okullarında uygulanan başörtüsü yasağı konusunda oldu. Ona göre, Müslüman yaşadığı ülkenin yasalarına uymak zorundaydı. Allah’ın yasalarıyla çelişse bile. Şeyh efendi bu fetvayı Fransa Dışişleri Bakanı Nicolas Sarkozy ile birlikte çıktığı ekranların önünde veriyordu. Fransa’nın uyguladığı bu yasak “hükümranlık hakkı” imiş. Üstelik bu zalimlerin alimi, üç defa üzerine basarak tüm dünyanın seyrettiği ekrandan “Hakkıdır! Hakkıdır! Hakkıdır!” diye haykırıyordu.

Danimarka’da ortaya çıkan hakaret karikatürleri konusunda da Ezher Şeyhi, nedense tıpkı Fransa’daki yasakçı tavırda takındığı garip tavrı takındı. Tamam, karikatürlere cevaz falan vermedi elbet. Fakat bu çirkin karikatürleri yapanları eleştireceği yerde, bu karikatürlere karşı tepki gösteren Müslümanlara verdi veriştirdi. Tantavi’ye göre karikatürler Peygamberimize hakaret etmiyormuş, çünkü “Bir ölüye hakaret edilemezmiş” iyi mi?

Büyük alim Fudayl b. Iyaz’ın sözünü hatırlamanın tam sırası. Galiba alimler yöneticilerin emrine girince yalnızca dinlerini bırakıp çıkmıyorlar. Aynı zamanda vicdanlarını, insaflarını, şereflerini ve onurlarını da bırakıp çıkıyorlar.

İşbu Muhammed Tantavi, şu günlerde kendisi için dünya ve ahirette yüz karası olacak bir konuşmaya daha imza attı. Efendisi Hüsnü’nün de dinlediği bir Cuma hutbesinde, tıpkı efendisi gibi konuştu. Filistinli kardeşlerini İsrail’in yangınından kurtarmak için kendini bile bile ateşin içine atan Hizbullah’ı maceracılıkla suçladı.

Bu arada efendisine temenna çakmayı da ihmal etmedi: “Devlet Başkanı Sayın Mübarek’in hikmetli tutumu bölgede ateş kesi sağlayacak tek yöntemdir”. Bununla da yetinmeyip Hasan Nasrallah’ı “akıl hastası” olarak niteleyen Tantavi, temel endişesini Hasan Nasrullah’ın “Çağdaş bir Selahaddin olmayı” istemekle suçluyordu.

Haa!

Burada durmak lazım.

Sıkıntı bu. Müslümanların Selahaddin’i olmayı istemek. Sahi, ikinci bir Selahaddin olmayı istemenin neresi suç, günah, hata? Aksine, her mümin Selahaddin olmayı istemeli. Keşke bir değil binlerce Selahaddin’imiz olsa.

Keşke şimdi de Kudüs’ü Yahudi tasallutundan kurtaran bir çağdaş Selahaddin çıksa da, bütün bir ümmet olarak onunla iftihar etsek. Hasan Nasrullah buna aday. İşte, Muhammed Tantavi ve tefrika fetvasının sahibi Suudi Abdullah ibn Cibrîn gibilerin aklını başından alan bu ihtimal.

Bir gerçek var: Kim Filistin’i ve Kudüs’ü Yahudi esaretinden kurtarırsa, o İslam ümmetinin doğal önderidir. Bu onun anasının ak sütü gibi hakkıdır da. Bu gerçek karşısında karnından konuşanların gurultularının, hasetçilerin çatlak seslerinin, “Çıkarsa bizden adam çıkar, başkasından adam çıkmaz”cı holiganların türrehatlarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Yahudi belasını ümmetin harim-i ismetinden def edecek veya bu belaya haddini bildirecek İslami güç hangi mezhepten, hangi kesimden, hangi milletten çıkarsa, İslam ümmetinin gönlünü o kazanacaktır. Allah’ta o toplumu “imam toplum” edecek, o rehberi “imam” edecek, o cemaati “imam cemaat” edecektir.

Bunun için karından konuşmaya, hasetten çatlamaya, homurdanıp mızırdanmaya gerek yok. Bunun hiç kimseye faydası da yok. Biz Sünniler eğer çok istiyorsak, onun bunun ayağını kaydırmak, ona buna laf yetiştirmek, onu bunu hasetlemek yerine, başkalarının reziletini kendi meziyetimizmiş gibi sunmak yerine, Kur’an’ın “hayırda yarışın” emrine imtisal edip yarışa girelim. Tarihte oynadığımız o büyük role yeniden aday olalım. Dünya egemenlerinin kapısında kul köle olan devşirme yönetici güruhundan kurtulup, kendi bedenimize kendi başlarımızı koyalım. Hayırda önde olmanın bir bedeli var. Bu bedeli gönül rızasıyla ödemeye talip olalım.

Yok, bütün bunları yapamayacaksak, buna ne birikimimiz, ne insan kaynaklarımız, ne imanımız, ne izanımız, ne yüreğimiz, ne de aklımız yetmiyorsa, bari bunu yapmaya talip olanlara çelme, çamur, zifos atmayalım. Oturup hal-i pür melalimize ağlayalım. Belki gözyaşlarımız tepeden tırnağa bulandığımız zillet çamurunu bir nebze yıkar da, kararan yüzümüz ağarmaya başlar. Allah’ın dinine savaş açan bir güruhun tasallutu altında yaşama cezamız biraz olsun hafifletilir.

Allah muttaki alimlerimizin sayısını çoğaltsın.

 

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp