Yüzyılımızın yakıcı sorunu: Göç

Yüzyılımızın yakıcı sorunu: Göç

Şunu biliyoruz ki, göç hareketleri birçok ülkenin kurulmasına, gelişmesine, ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Bu noktada, göç kavramı yeni bir kavram değildir. İnsanlık tarihimizin bir hakikatidir, bazen de bir zorunluluğudur. Yalnız bu kavram, ne oldu da bu yüzyılda

Yüzyılımızın yakıcı sorunu: Göç

 

 

Küresel yansımaları olan göç konusu üzerine değerlendirmede bulunan Dr. Semra Alkan, dünyanın yeni bir düzene doğru evrildiğini belirtiyor.

21. yüzyılın en yakıcı konularından biri şüphesiz göçtür. Göç, kısaca, insanların bir yerden başka bir yere yer değiştirme hareketi olarak tanımlanabilir. İlk bakışta romantik hisler uyandıran bir açıklama gibi… Derinlere inildiğinde ne kadar sarsıcı etkilerinin olduğu ortaya çıkıyor. Zira toplumlar üzerinde bu denli kalıcı etkiler yaratan ve bizim de ülke olarak, bilhassa son dönemde çok konuştuğumuz bir konu, “göç”… 

Hangi ortamda olursak olalım, göç, göçmen konusu ile ilgili herkesin iyi ya da kötü bir yorumu var… 

Şunu biliyoruz ki, göç hareketleri birçok ülkenin kurulmasına, gelişmesine, ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Bu noktada, göç kavramı yeni bir kavram değildir. İnsanlık tarihimizin bir hakikatidir, bazen de bir zorunluluğudur. Yalnız bu kavram, ne oldu da bu yüzyılda bu derece dünya gündemine oturdu. Zira bunu irdelememiz önemlidir.  

Öncelikle, ülkemiz istikrarsızlığın yaşandığı Ortadoğu ve Asya ülkelerine yakınlığı ve gelişmiş batılı ülkelere geçiş noktasında olması sebebiyle, genel olarak göç hareketlerinin merkezinde bulunuyor. Dolayısıyla, göç konusu bizim için de yeni bir konu değildir. Kıyısından köşesinden bazen de merkezinden, bir şekilde göç hareketlerinin ülkemize etkileri olmuştur. Bu vesileyle, 1991 yılında Irak’tan yaklaşık 500 bin kişinin ülkemize sığınması hepimizin en yakın ve en yoğun göç hareketi olarak hatırladığı bir hadisedir. Zira, 2000’li yılların başlarında tam da göç meselesi ülke gündeminden düştü derken, Suriye kaynaklı yeni bir göç hareketinin küresel güçler nezdinde temellerinin atıldığından bihaberdik… Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en hızlı evresini yaşayan bu göç hareketinin ülkemize sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki sorunlar olarak yansımaları olmuştur ve bu sorunların şiddeti artarak devam ediyor… 

Gelinen bu noktada, Suriye’den kaynaklanan ve ülkemizi derinden etkileyen bu göç hareketinin ardındaki sebeplere kısaca değinecek olur isek; “Arap Baharı” olarak adlandırılan ve ilk olarak Tunus’ta başlayan, sonrasında Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılan halk hareketi, takvimler 2011 yılını gösterdiğinde Suriye’ye sirayet etmiştir ve kısa sürede halk hareketi iç savaşa dönüşmüştür. İç savaşın başlamasıyla birlikte, Suriyeliler güvende olabilmek için başta Türkiye olmak üzere, Ürdün, Lübnan ve diğer ülkelere göç etmiştir, diğer bir tabir ile sığınmıştır. Zira, Suriyeliler, varil bombalarından, toplu infazlardan, en açık tabir ile ölümden kaçmıştır. Türkiye, iç savaşın başlamasıyla birlikte, açık kapı politikası uygulayarak çoğu Suriyelinin savaştan, ölümden kurtulmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, ülkemiz dünya genelinde en çok sığınmacı nüfusuna ev sahipliği yapan ülke konumundadır. 

Bu bağlamda, göç konusu ile ilgili rakamları detaylı incelediğimizde çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. Şunu demek istiyorum; Türkiye 1923’ten 2011 yılına kadar 1,5 milyondan fazla göçmene, 2011-2017 yılları arasında ise 4 milyondan fazla göçmene ev sahipliği yapmıştır (Göç ve Uyum Raporu/TBMM, 2018). Buna ilaveten, 10 Eylül 2019 tarihinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “3 milyon 600 bini Suriyeli olmak üzere, 5 milyona yakın yabancıya ev sahipliği yapıyoruz” ifadesi, göç konusunun ülkemiz açısından kaldırılması mümkün olmayan bir noktaya geldiğinin somut göstergesidir. Bununla birlikte, göçmen sayısının beş milyon gibi devasa bir rakama ulaşması, bu konunun ne kadar yakıcı etkilerinin olduğunu ve olacağını gösteriyor. Üstelik bu göç hareketinin kısa sürede beklenenin çok üzerinde sayılara ulaşması ve bizim dışımızda diğer ülkelerin bu konuya hiç ilgi göstermemesi, aslında bizi bu konuda yalnız bırakmaları da göz ardı edilmemesi gereken bir meseledir. 

Tam da bu noktada, şöyle bir sorunun da sorulması gerekiyor; ülke olarak, bu nüfus değişimine ne kadar hazırız? Zira şuana kadar açık kapı politikasıyla yürüttüğümüz göçmen politikasının bizi artık zorladığı hepimizin malumudur. Diğer taraftan, geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin toplam sayısı 3.663.863’tür (T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 12 Eylül 2019). Bu rakamın yaklaşık olarak üçte birinin işgücüne katılabilecek yaş grubunda olması ekonomik açıdan zorlandığımız tam da bu dönemde, ayrıca dikkat çekicidir. 

Buradan hareketle, yeni bir göç dalgasını ülkemizin kaldırması pek mümkün görünmüyor. Son dönemde İdlib’de yaşanan karışıklığın ve her an buradan sıçrayacak bir göç tehdidinin olduğu ortadadır. Bu noktada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “şayet bize bu mücadelemizde gereken destek verilmezse ülkemizdeki 3 milyon 650 bin Suriyelinin de İdlib’den sınırlarımıza dayanacak 2 milyon kişinin de önünü alamayız. Biz Fırat’ın doğusunu güvenli hale getirip orada en az 1 milyon kişinin iskânını sağlamak isterken yeni sığınmacı dalgalarına muhatap olmamıza yol açacak adımlara kesinlikle tahammülümüz yoktur” ifadesi gösteriyor ki, İdlib’den sıçrayacak yeni bir göç hareketi, ülkemizin tek başına üstlenebileceği bir durum olmaktan çıkmıştır.  

Bu saatten sonra, bu sorun sadece Türkiye’nin değil aynı zamanda başından beri olduğu gibi, yakıcı şekilde Avrupa’nın ve dolayısıyla dünyanın da sorunudur. Nitekim diplomasiye hiç olmadığı kadar ihtiyacımızın olduğu günlerden geçiyoruz. Zira yaşanan göç krizi, tüm bölgeye yayılacak siyasi bir kriz olma yolundadır.  

Görünen o ki, göç konusunu, masada güçlü bir kart olarak kullanan Amerika ve Rusya’nın gerçekte güvenli bölge istemediği de aşikârdır. Geldiğimiz bu süreçte, güvenli bölge konusunda, önümüzdeki dönemde kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz gibi görünüyor… Yine de diplomasi kanallarının son kerteye kadar kullanılması önemlidir. Bu noktada, küresel güçlerin göç hareketlerini kendi amaçları doğrultusunda kullandığı da apaçık ortadadır. 

Diğer taraftan, göçmenlerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşması, Avrupa’yı zayıflatan, tehdit eden bir durumdur. Zira aşırı sağ hareketlerin yükseldiği ve ekonominin yavaşladığı Avrupa’da göçmen karşıtlığı çok yüksek boyutlara ulaşmıştır. Aslında Trump’ın göçmenlere karşı tutumu da çok farklı değildir. Sıcağı sıcağına geçen hafta ABD Yüksek Mahkemesi, Trump yönetiminin ülkeye alınan Orta Amerikalı göçmen sayısına sınırlandırılma getirilmesi talebini onayladı. Dolayısıyla, dünya genelinde göçmen karşıtlığı dalga dalga yayılmaya devam ediyor. Ülkeler kapılarını göçmenlere karşı sıkı sıkıya kapatmaya hazırlanıyor.  

Buradan anladığımız, göç konusunda ülke politikaları değişiyor. Son dönemde ekonomide hissettiğimiz önce benim ülkem, önce benim kazancım söylemi şimdi de önce benim vatandaşım söylemine doğru gidiyor. Bunun anlamı, ülkelerin politikasına dönüşen göçmen karşıtlığı toplumlar üzerinde de etkisini gösteriyor. 

Özetle, dünya yeni bir durum ile karşı karşıyadır. Dünya genelinde ekonominin yavaşlaması, ekonomide korumacı politikalarının genele yayılması, göçmen karşıtlığı ve en önemlisi güvenlik konusunun merkeze konumlandırılması bize yeni bir durumu anlatıyor. Dünyanın  

yeni bir düzene doğru evrildiğini gösteriyor. Bu noktada, önemli olan, sırtımızda bu kadar yük varken ve iç siyasete bu kadar gömülmüşken, biz ülke olarak, bu yeni duruma ne kadar hazırız? 

Son olarak, bu yeni duruma ayak uydurmak için en başta “birlikte hareket ederek” başlayabiliriz. Zira göç krizinin siyasi krize evrildiği bu dönemde, hükümetiyle muhalefetiyle sivil toplum örgütleriyle yani tüm paydaşlarla birlikte hareket etmemiz kritik öneme sahiptir. 

 

 

Dr. Semra Alkan/Karar

Google+ WhatsApp