Yüz sene daha bekleyemem…

Yüz sene daha bekleyemem…


Yüz sene daha bekleyemem…

 

 

Demir ve betondan yapılan her şeyin yüz yıl ömrü varmış: Yüz yıl sonra ya kontrollü olarak yıkacaklar ya da kendiliğinden yıkılıp gidecek!

Bunu bilmek beni biraz olsun rahatlatıyor. İstanbul’un bu eciş-bücüşlüğünün ilânihaye sürmeyeceğini, yüz sene sonra yıkılıp yeniden doğru düzgün inşa edileceğini hayal ediyorum: Tabii dünyanın o kadar ömrü varsa… Ve tabii yüz yıl sonra İstanbul’u yönetecek olanlar, İstanbul’un binlerce yıllık tarihini, estetiğini, güzelliğini kavrayacak kapasitede olursa…

Biliyorsunuz, her şey insanla kaim: Ne kadar doğru insan, o kadar doğru dünya!..

Şu sel baskınları,şu trafik keşmekeşi,şu dikey mimari baskısı altında ezilen güzellikler, yakılan-kesilen ormanlar, şu gökdelenlerin insanı basan atmosferi, şu hava kirlenmesi, Marmara Denizi’nin şu küskün hali…   

Önce biz İstanbul’u tükettik, şimdi İstanbul bizi tüketiyor! 

Acaba şehirler yorulur mu? Eğer şehirler de insanlar gibi yoruluyorsa, bilin ki, İstanbul dünyanın en yorgun şehridir!

Bilmem kaç gökdeleni, kaç sorumsuz yönetici ile birlikte yıllar boyu sırtında taşımak kolay olmasa gerek!

Gökdelenlerin hangi mantığa göre dikildiğini ölesiye merak ettiğim hâlde, kimseden tatminkâr cevap alamadım. Çünkü bir mantığı yok: Yarısı hırs, yarısı özenti…

Özenti Amerika’ya, hırs ise paraya: “Dar alana ne kadar çok insan tıkıştırırsam, o kadar çok para kazanırım!” 

“Gözünüzü toprak doyursun” demek bile içimden gelmiyor.

Yöneticilerimiz de bundan güya şikâyetçi: Lâkin tedbir almakta son derece isteksizler. Sonuçta her gün birkaç “mahalle” ölüyor! Kalanlar ölüm sırasını bekliyor: Yıkılıp yıkılıp yerlerine AVM yahut gökdelen dikilecek. 

Öyle baş döndüren bir değişim ki, gençliğinizi geçirdiğiniz İstanbul ile bugünkü İstanbul arasında sanki bin yıl var…

Yakanızda bir gonca gül, dudaklarınızda bir rast şarkı, gözlerinizde sevda bulutuyla gençliğinizi dolaştırdığınız sokaklarcaddeye, caddeler bulvara dönüşmüş… O bir birine tutunup ayakta duran ahşap evlerden, o cumbasında güller açan konaklardan, o tüm mahalleye cansuyu taşıyan sokak çeşmelerinden, kapıların önüne oturup muhabbet eden yaşlı kadınlardan, o sokak satıcılarından, alıştığı sokakta mahallelinin himmetiyle yaşamını sürdüren sokak hayvanlarından geriye sadece silik hatıralar kalmış.

Hattâ şarkılar bile bozulmuş: Sanat mûsıkisinin hüzünlü nağmelerini, pop şarkıların mırıldanmaya dahi müsait olmayan gürültülü melodileri almış…

Fark ediyorsunuz ki, bozulan yalnız şehirler değil, şarkılar, türküler, nağmeler, aşklar, sevdalar, böcekler, çiçekler, yıldızlar; kısacası tüm dünyanız bozulmuş… 

İnsanlar dâhil: Nezaketten, nezafetten, nezahetten, necabetten eser kalmamış!Çöplerimizi umarsızca caddelere atıyor, sohbet/muhabbet yerine kavgayı tercih ediyor, son derece gürültücü yaşıyoruz.

Anlıyorsunuz ki, yanlış yapılaşma ile sadece mahalleyi kaybetmemişsiniz, onunla birlikte yaşayabilen “insan-mekân” kavramını, “insan-hayvan-bitki sevgisi”ni, “komşuluk” ilişkisini, “güven” duygusunu, karşılıksız “yardım” anlayışını, “dostluk/kardeşlik” düşüncesini, “zevk”i, “neşe”yi de yitirmişsiniz… 

Dolayısıyla “mahalle ahlâki”nı, “mahalle bakkalı”nı, “mahalle imamı”nı, “mahalle bekçisi”ni, “mahalle arkadaşlığı”nı, “mahalle mektebi”ni, “mahalle muallimi”ni, “mahalle namusu”nu ve birbirinize karşı “saygı”nızı kaybetmişsiniz.

Belli yaşlara gelmişseniz bu yeni, ama yapay; modern, ama kalitesiz; bilgili, ama görgüsüz; teknolojik, ama sevgisiz; zengin, ama zevksiz; hızlı, ama neşesiz dünyayı tanıyamıyorsunuz… 

Kendi toprağınızda kendinizi “turist” gibi hissediyorsunuz: Onun kadar yabancı, onun kadar hissiz, onun gibi uzak, onun gibi ilgisiz!.. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp