Yürümek ya da yürüyememek

Yürümek ya da yürüyememek


“Ben bir sürü konuştum ama sen bir şey söylemedin” dedi fazlasıyla konuşkan olan. “Söyledim ama hiç kimse duymadı” diye geçirdi içinden görünüşte suskun olan.

İnsanın kendi kendine konuşması, kendisiyle arasındaki irtibatı önemli görmeyen kimselerce delilik gibi görülüyor. Oysa asıl delilik insanın içinden ne geçtiğini merak etmiyor, etse bile bir çeşit korkuyla öğrenmekten kaçıyor olmasında. İnsanın iç sesinden habersiz bir hayat yaşaması, kendini böyle bir sağırlığa memur ve mahkum etmesi yeni zamanlara özgü bir şey... Duymak istemedikleri tek ses kendi sesleri haline geldi insanların neredeyse. Çağın her yere ulaşan korkunç gürültüsünün de onlara büyük yardımı oluyor bu noktada. İçinin söylediklerini duymak istemeyenler için kaçılacak çok yer var yeni dünyada.

“Kendi başımayken her türden zeka dolu yorumlar yapıyor, hiç kimsenin söylemediği sözlere zekice cevaplar veriyor ve hiç kimse ile nükte dolu sohbetler ediyorum. Fakat karşımda etten kemikten biri durduğunda bütün bunlar ortadan kayboluyor; aklım uçup gidiyor, artık konuşamıyorum ve bir buçuk saat sonra bitkin düşüyorum. İnsanlarla konuşmak uykumu getiriyor. Yalnızca ruhani ve hayali arkadaşlarım ve yalnızca rüyalarımda ettiğim sohbetler mutlak bir gerçekliğe ve öneme sahip” diye yazmış Fernando Pessoa, ‘Anlamaktan Yoruldum’ kitabında.

Sosyal hayata kulaklarında kulaklıkla katılan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Böyle birbirine sağır insanların doldurduğu bir ortama sosyal hayat denebilirse tabii. Garip olan, insanları kendi kulaklıklarından gelen sese mahkum eden ve onun dışındaki seslere -ki buna kendi iç sesleri de dahil- neredeyse tamamen kapatan bütün bu cihazları iletişim teknolojileri başlığı altında geliştirip üretiyor olması. Nasıl bir iletişimse bu! Yan yana dolaşan, aynı mekanları paylaşan ama ne birbirlerini ne kendi iç seslerini duymayan insanlar... Ekranlardan kafalarını kaldırıp birbirine bakmayan, birbirini görmeyen kalabalıklar...

“Biraz yürüyelim mi birlikte?” diye sordu gözlüğü kalın çerçeveli olan. “Yürüyelim ama birlikte yürümüş olur muyuz, orasını bilemiyorum” diye cevapladı bu soruyu gözlüğü olmayan.

Bir de şunu düşünün; bütün gün oraya buraya yürüdüğü halde günün sonunda evlerine hiçbir yere varamadan dönenler ne hisseder?

“Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamıştır. Unutmayın, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir. Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, oturduğu yerde kalamaz insan” diyor ‘Yürümenin Felsefesi’nde Frederic Gros.

“Ya seninle hep selamlaşıyoruz ama senelerdir durup iki çift laf edemedik” dedi yollardan biri. “Ne yapalım, ters istikamete gitmek kaderimizde varmış demek ki” dedi diğeri. İşte bunlar hep bölünmüş yol trajedileri...

Bir Amerikalı, Bir İngiliz, Bir Alman ve bir Türk dev alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmışlar. Oturup bir saat kadar kendilerini bir fıkranın malzemesi kılacak hadisenin ne olacağını beklemişler. Bir şey olmamış, dağılıp gitmişler... İçlerinden sadece biri “İnsanlık kaybetti!” diye söylenmiş. Bilin bakalım hangisi?

Bazen bir şey oluyor, varacağınız yer size geliyor. Oturup yine de bu yolu yürümem gerekir mi, gerekmez mi, bilemiyorsunuz.

“Bir adım daha atacak olsa” diye mırıldandı kendi kendine beyaz saçlı adam, “dünya bitermiş gibi geliyor bazen insana!”

Google+ WhatsApp