Yürekler de yorulur

Yürekler de yorulur


Yürekler de yorulur

 

 

Her şey şirazesinden çıkmış gözüküyor…

Ne prensip kaldı, ne ilke, ne ölçü, ne de inandırıcı olma endişesi…

“Tutmazsa iz bırakır” havasında birbirimize çamur atıp duruyoruz!

Aşırı “taraf” ve “taraftar”ız: Tuttuğumuzu tam tutuyor, toz kondurmuyor, “beşer şaşar” prensibini aklımıza getirmiyoruz: “Bizimki diyorsa doğrudur” anlayışı içinde, yuvarlanıp gidiyoruz.

Yıllar böyle tükeniyor…

Zaman içinde her şey değişirken, bizde hiçbir şey değişmiyor: “İnadım inat”havasında yıllarımızı tüketiyoruz.

Halife Hazret-i Ömer’e bir metre kumaşın hesabını soran, gerçeği öğrendiğinde ise özür beyan edip susan sahabe duyarlılığı hiçbirimizde yok…

Toptancı bir yaklaşım sergiliyoruz: Kendi tarafımız tümüyle “haklı”, karşı taraf ise tamamıyla “haksız!” 

Günahsızlığın peygamberlere mahsus bir “imtiyaz” olduğunu bile bile kendi tarafımızı “günahsız” ilan ediyoruz.

Ne derin düşünme arzusu, ne araştırma tutkusu, ne hakikate ulaşma cehdimiz var: Başkaları düşünüyor, başkaları karar veriyor, başkaları yapıyor; biz sadece onaylıyor yahut reddediyoruz…

“Bizimkiler”den gelene onay, ötekiler”den gelene red!..

Ya bütünüyle “muarız” ya tamamen teslimiyetçi: Böylece düşünmekten, araştırmaktan, hakikati merak etmekten kurtulup hayatımızı yaşıyoruz!

Ama bakın ne oldu: Dünkü kahramanlar “hain”, dünkü hainler “kahraman”oldu!..

Medya çoktan ikiye bölünmüş: Bir tarafın “hain” gözüyle baktığına öbür taraf “kahraman” gözüyle bakıyor… Bir tarafın önemseyip manşete çektiği olayı, öbür taraf görmezden geliyor. Bir grubun televizyonunun ballandıra ballandıra dakikalarca anlattığı “haber”i, öbür grubun televizyonları görmüyor…

Sanki farklı toplumlarız… Sanki ayrı Türkiye’lerde yaşıyoruz… Sanki aynı geminin yolcuları değiliz.

Bir kör dövüşüdür gidiyor ki, nerede duracağı belli değil!

Zeminin bu kadar kayganlaşıp kaypaklaştığı durumlarda, en büyük zararı fikirler ve fikir adamları görür. Çünkü hangi fikri söyleseniz, bir tarafın işine yarar, amacınız ve niyetiniz hesaba katılmadan cımbızlanan fikirleriniz kullanılır: “Taraf”yahut “taraftar” olarak damgalanırsınız. 

Sonunda mütefekkir bıkar, usanır ve susar. Mütefekkir sustukça, şaklabanlara gün doğar. Şaklabanlığın envai çeşidi ortaya çıkar: Kavga, hakaret, aşağılama, ihbar geçer akçe olur. İmanınıza, yüreğinize, vicdanınıza, fikrinize, hatta zikrinize basılır! 

İnsansınız sonuçta, bunca anlayışsızlık, aymazlık, umursamazlık karşısında size de bıkkınlık gelir. Her şeyi bırakıp bir kenara çekilmeyi, kendinizde kendinizi yaşamayı, hatta köyünüze kaçıp yerleşmeyi düşünmeye başlarsınız.

Tam bu sırada hiç tanımadığınız gençlerin mailleri gelir. Sımsıcak, samimi, içten satırlar rahmet gibi düşer yüreğinize…

Yeniden şevklenirsiniz. Adeta tekrar dirilir, yeşerir, “ölene dek yola devam” kararı alırsınız. 

“Balık bilmezse Halik bilir” der, imanınızın ve fikrinizin istikametinde, yorgun yüreğinize aldırmadan yola devam edersiniz.

Yeni yılda da yola devam inşallah!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp