Yumuşama…

Yumuşama…


Yumuşama…

 

 

Dün, CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu Ankara’daki şehit cenâzesine katıldığı sırada bir grubun şiddetine mâruz kaldı. Yazımın esas konusuna geçmeden evvel bu hususta bir şeyler ifâde etmek isterim. Bu saldırıyı kınamak ve Sayın Kılıçdaroğlu’ya geçmiş olsun dileklerinde bulunmak aklı başında ve vicdan sâhibi herkesin borcudur.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Şiddet kördür ve kime, nerede ve kimden gelirse gelsin lânetlenmelidir. Ben de bu köşeden bir fert olarak Sayın Kılıçdaroğlu’ya yapılan provokatif saldırıyı lânetleniyor ve kendisine “geçmiş olsun “ diyorum. Emniyet çevrelerine düşen vazife, saldırının tâkibini yapmak ve en kısa zaman zarfında bunun sorumlularını ortaya çıkarmaktır…

* * *

Son ‘Mahallî İdâreler Seçimi’nin neticeleri, seçime katılan partilere tek tek bir şeyler söylediği kadar, hepsine toplu olarak da bir şeyler ifâde ediyor. Yanlış anlaşılmasın; ben, bâzıları gibi “Seçmen hangi mesajı verdi?” gibisinden bir “saçmalığı” tâkip edecek değilim. Hiçbir seçimin “ortak sağduyu” gibi uydurma bulduğum bir ekseni olduğunu düşünmem. Seçimlerde insanlar hisleri ve sezgilerini veri alarak karar verirler. Buradaki kıstaslar alabildiğine karmaşıktır ve sağduyu ile bir alâkası yoktur. Seçimlerin genel neticelerini değerlendirmek başka, bunu “ortak sağduyu” gibi muğlak bir kıstasa taşımak başka bir şeydir. İnsanlar seçimlerde bir tercih yapar. Bu tercihlerin topluca ve ayrıca; hele ki sağduyu üzerinden “îmâ ettiği” bir şey yoktur. Toplu neticelere bakılarak yapılacak değerlendirmeler, bizzat oy verme davranışını şekillendiren ana sâiklere odaklanmalıdır.

15 Temmuz gerçekten de “bek’a” meselesini gündeme getiren çok ağır bir süreçti. Korunmacı refleksleri harekete geçirdi ve millet ve kurumlar hakikâten de büyük, hattâ destânî bir başarıyla bunun altından kalktı. Darbeyi yapanlar dışarıdan değildi. Kurum ve kuruluşlara “sızarak” yaptılar bunu. Hâl bu olunca, Türkiye’nin bir “ayıklanma”, bir “arılanma” sürecine girmesi de kaçınılmazdı. Bu süreç, el an devam ediyor. İşin bu kısmı doğrudan doğruya “adlî” bir süreçtir ve ayrıca konuşulup, tartışılabilir. Mesele, 15 Temmuz’un, Türkiye’nin siyâsal ikliminde yol açtığı, daha uzun vâdeli işleyecek olan tahribattır. Kanaâtimce, 15 Temmuz’u hayâta geçiren çevrelerin, kaybetme ihtimâline hâlinde yedeklerinde tuttukları, siyâsal iklimi “bozma” plânlarıydı. 15 Temmuz’a karşı tepkilerin siyâsallaşmasının, iklimde kaçınılmaz bir şekilde “sertleşme” doğuracağı âşikârdı. “Sertleşme” hiçbir şekilde tek taraflı değildir. Nitekim süreç çok taraflı bir şekilde işledi ve bugünlere geldi.

Biraz “sertleşme” duygusu üzerinde duralım. Evvelâ şunu kaydetmeliyim ki, diyalektik düşünüşe inanmış birisi olarak, zihnimde “sertleşme kötü, yumuşama iyidir” veyâ “sertleşme iyidir, yumuşama kötü” nev’inden bir hazır formül yoktur. “A priori” olarak bildiğim, her yumuşamanın bir sertlik; her sertliğin de bir yumuşama doğurmaya namzet olduğudur. Bu geçişkenlik her iki sürecin “aşırılaş(tırıl)masına bağlı olarak savrulmalara sebebiyet verir. Tek başına ne sertlik ne de yumuşama yönetilebilir değildir. Tam tersine, herhangi birisine gömüldüğümüzde, onlar bizi yönetir. Sürecin öznesi olmak, biraz da onu yönetebilmekten geçer. Bu da, uçlara takılı kalmaktan çok, iki uç arasındaki “ilişkisel” alanda pozisyon kazanmakla alâkalıdır. Temel olan ilişkisel olandır. Daha basit ifâde edelim: Bütün mesele bu iki kutbu değil, kutuplar arasında dağılan “ilişkileri” yönetmektir.

Son mahallî seçimlerin neticeleri insanlara bir basitleme yaptırıyor. Milletin sağduyusuyla siyâsetçilere, “artık sertlikten hoşlanmadığı ve bir an evvel onlardan yumuşama beklediği” mesajını verdiği yolundaki bir basitlemedir. Seçimlerin Türkiye sath-ı mâlini kapsamakla berâber, temelde bir ‘İstanbul Seçimi’ olduğunu çok evvelden yazmıştım. Bu açıdan rahatım. Sayın Ekrem İmamoğlu’nun başarısının “yumuşama”dan yana tavrı ve söylemi olduğuna dâir basitlemelere katılmıyorum. Sayın İmamoğlu, bu tavır ve söylemi taşıdı. Ama ona verilen oyların bu tavır ve söylemi paylaşmakla değil; Sayın Erdoğan’a dönük sert ve dışlayıcı hissiyatlara tercümân olmasıyla alâkalı olduğunu düşünüyorum. Sayın İmamoğlu’na gösterilen “teveccüh”, onun her meşrebe, her nabza göre şerbet dağıtmayı bilen pragmatik tarafıydı. Sayın İmamoğlu’nun “yumuşak çehre ve söylemi” aslında siyâsal pragmatizmidir. Seçmen , keskin bir ikilem üzerinden; yâni Erdoğanizm ile Anti-Erdoğanizm arasında bir tercih yaptı. Sayın İmamoğlu’nun pragmatizmi, sert Anti-Erdoğanistlere bir paratoner oldu; onları kapsadı ve örttü. Hepsi bu kadar.

Cumhurbaşkanı, son yaptığı konuşmada,”millet İttifâkı”ndan bahsederek kutuplaşmayı dışladı ve yumuşamanın sinyâllerini verdi. Bu sinyâlin, Sayın Erdoğan’ın mesajdan gerekli dersi çıkardığı; sertliği tamâmen tek edip, “yumuşama”ya geçileceği gibi bir basitlemeyle değerlendirilmeye başladığını görüyorum. Eğer bu basitleme doğruysa, beklenen neticeyi vermeyeceğini; hattâ beklentileri ters yüz edeceğini daha şimdiden söyleyebilirim. Beşerî dâirelerde, haydi Kantçı bir kavramı ödünç alarak ifâde edelim; hiçbir “maksim” mutlak değildir.

Sayın İmamoğlu’nun pragmatist siyâsetlerinin “yumuşatıcı” değil “aşındırıcı” bir yönde ilerleyeceğini düşünüyorum. Bu, “yumuşamanın” değil “aşındırmanın” başarısı olacaktır. AK Parti’nin geliştireceği mukâbil manevra ne olacaktır? Düğüm noktası burasıdır. Eğer “Ben de yumuşacağım” derse ve bir yumuşama yarışına girerse elde edeceği fazla bir şey olacağını zannetmiyorum. Elbette, kendisine sertlikte karar; hattâ mahkûm ettirmeyi gâye edinen bu “aşındırma” denemelerinİ bertaraf etmeye mâtuf bir açılım ihtiyâcı ortadadır. Ama bu açılım sertliği bırakıp, yumuşamak değil; eğer doğru plânlanırsa, bu iki maksim arasında kalan alanda ilişkileri yönetmek başarısı olacaktır.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp