“Yükünün” Farkında Olmak

“Yükünün” Farkında Olmak

“Tevrat’la yükümlü / sorumlu tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. “ (Cuma 62/5) Şimdi İsrail oğulları için böyle buyuran Allah,

“Yükünün” Farkında Olmak

 

 

Salim Uzanoğlu/Ankara

Soru: Cuma suresinin 5. Ayetinde Cenabı Hak İsrail oğullarının Âlimlerine yönelik bir yargıda bulunmaktadır. Bu hüküm sadece onları mı ilgilendiriyor. Bu günün toplumuna söylediği bir şey yok mudur? Ya da bu ayetten nasıl bir ders almalıyız?

Hüseyin Bülbül Cevap: Elbette her ayetin ilk muhatapları olduğu gibi genele yönelik mesajlarının olması da gayet tabiidir. Her sözün bir muhatabı olmasına rağmen söz, sadece ilk muhatabını ilgilendirmez, kıyamete kadar aynı işi yapan her ferdi ve toplumu kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. Bahsini etmiş olduğunuz ayette kitaba mensup olan ve o kitabın âlimi olduğunu iddia eden kimseler; bildiğini söyledikleri kitabın hükümlerine göre bir hayat yaşamadıkları için sadece bu bilgilerin hamallığını yapmışlardır. Sırtına yükletilen kitabın sadece yükünü taşımaktan başka bir gayesi olmayan yük taşıyan merkeplere benzetilmiştir.  Ayetin ortaya koymuş olduğu manzara bunu göstermektedir:

“Tevrat’la yükümlü / sorumlu tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. “ (Cuma 62/5)

Şimdi İsrail oğulları için böyle buyuran Allah, aynı konumdaki başka ümmetlerden ilmiyle amel etmeyen âlimleri için farklı şeyler mi söyleyecektir? Elbette aynı işi yapan insanlara Allah Teâlâ aynı hükmü uygulayacaktır. İster önceki ümmetlerden olsun ister sonraki ümmetlerden onun hükmü değişmez. Çünkü onun sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız ayeti (Ahzab 33/62; Fatır 35/43; Fetih 48/23) bunu ifade etmektedir. Şimdi Kur’anla yükümlü tutulup ta onunla amel etmeyen Muhammed (as)’ın ümmeti olduğunu iddia eden bizlerin durumu farklı mı olacak? Bu yasa bizim için uygulanmayacak mı? Bizim “alimlerimizden” koca koca Prof. , Doç. , Dr., Müftü, Vaiz, Hoca, HacıacıHahhnn   unvanlı kimselerimiz, Kur’anla yükümlü oldukları halde onunla amel etmeyenlerine Allah  torpil mi geçecek? Ya da yukarda verdiğimiz ayetlerde belirtmiş olduğu değişmez dediği yasalarını mı değiştirecek? “Sizler Muhammed (as)’ın ümmetlerisiniz Peygamberinizden torpillisiniz sizin için değişmez yasalarımı / sünnetimi değiştirdim; sizler demokrasi ile şereflenmiş insanlarsınız,  benim kitabıma ihtiyacınız yok bildiğiniz gibi yapın” mı diyecek?  Böyle bir beklentisi ve anlayışı olan varsa ona sözümüz yoktur. Beklesin! Ancak çöllerde su bekleyenlerin görmüş olduğu serap gibi bir sonucu göğüslemek zorunda kalacağı kaçınılmaz olacaktır. Sonuçta bunca tahsil, bunca bilgi ve bunca unvan ne işe yarar?  Ziya paşanın beytinde çok veciz şekilde ifade edilmiştir: “İlim insanın cehaletini/bilmezliğini giderir, “eşeklik” baki kalır.” Kitabın İlmiyle amel etmeyenlerin “eşekliği” bilgileri oranında katlanmaktadır. Çünkü ne kadar çok bilgi o kadar çok hamallık demek olmaktadır. Akıllarını, gerçeklerle ilgili bilgilerini kullanmayanların üzerine Allah pislik yağdıracağını ifade etmektedir.(Yunus 10/100)  Peygamberimiz ise: “Faydasız ilimden Allaha sığınırım” buyurmuştur. Burada bahsini ettiğimiz bilgi gerçek bilgidir;  gerçeğin bilgisidir. İnsanların kuruntularından oluşan felsefi bir bilgi değildir. İnsanların kuruntularından oluşan bilginin insanı hangi badirelere sürüklediğini bahsedilen ayetin öncesinde geçen şu ayetler ortaya koymaktadır: “De ki: Ey Yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!”, “Ama onlar, önceden yaptıklarından dolayı ölümü asla temenni etmezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir.”

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma 62/ 6-8)

Bu özelliklere dikkat edin! O toplum önce kendilerini tüm toplumlardan üstün gören bir anlayışa sahip olmuşlardır. Sonra o halkın içinden çıkan ve Tevrat’ın bilgisine sahip olan kimseler ise kendilerini müstağni görmeye başlamış, kitabın hükümlerini arkalarına atarak hevalarını ilahlaştırmışlardır. Yüklenmiş oldukları sorumluluğun, taşıdıkları değerin farkında olmayan bu zümre için “ Kitap taşıyan merkep” sıfatı verilmiştir.  Bu demektir ki kıyamete kadar gelecek toplumlar içerisinde aynı vasıflara sahip olanlar, bu sıfatla anılmaktan kurtulamayacaklardır. Çünkü benzer bir durum yine İsrail oğulları ile ilgili olarak İsra suresinin 4 den 7 ye kadar olan ayetlerinde dile getirilmektedir. İki defa azgınlık edecek olan İsrail oğullarının güçlü kuvvetli kullar eliyle bertaraf edileceğinden bahsettikten sonra; bunun son olmayacağını, eğer yine azgınlığa dönerler ise Allah Teâlâ’nın da onları yeniden cezalandırmaya döneceği bildirilmektedir. Ayrıca bu durum sadece İsrail oğulları için konulmuş bir yasa da değildir. İsmail Oğulları da, Türk oğulları da ve ila ahir… İnsanoğlu azgınlaştığı zaman onları da bir başka kullarının eliyle veya bizatihi yerden veya gökten göndereceği musibetler ile cezalandırması da mukadderdir. Burada da bu devamlılığı görmemiz mümkündür.

“Onlar, sırf «Rabbimiz Allah’tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” (Hac 22/40)

Yine Allah’ın elçilerinin getirmiş olduğu kitabı görmezlikten gelen ve kabul etmemekte direnen nice toplulukları Allah Teâlâ’nın yerle yeksan ettiğini beyan eden helak sahnelerini Kur’an’da görmekteyiz. Allah’ın yasası bu minval üzere işlemektedir:

“Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.”  “Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.”  “Biz bunlardan daha zorba olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir.” (Zuhruf 43/6-8)

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! Nice memleketler var ki biz onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.” (Araf 7/ 3-4) Bunun ardında da “hala öğüt almayacak mısınız, ya da “sizin hamallarınız daha mı şerefli” inzarını duya biliriz.

Her Musa’nın karşısına dikilen bir firavun, her firavunun değirmenine su taşıyan Bel’am’ları, Haman ve Karunları olacaktır.  Ancak bu sıfatlar tarihi şahsiyetlerin üzerinde tarihte kalmamış;  bunların rollerini yüklenen insanların varlığı hiç bir zaman eksik olmamıştır. Peygamberimizin karşısında düşmanlıklarını sürdüren Müşriklerin olduğunu; arkasında namaz kılan münafıkların bulunduğunu Kur’an’ın şahitliği ile biliyoruz. Daha sonraları sahabe arasına karışan Müslüman görünümlü ehli kitap mensuplarının dini içten yıkmak için yaptıkları faaliyetleri ise tarih kanalıyla öğreniyoruz. Bunun olması kadar da tabii bir şey olamaz diye düşünüyoruz. Çünkü İslam bunca dinin, medeniyetin üzerinden silindir gibi geçerek ilk 20-30 yılda Orta Asya’ya kadar ilerlemiş; iki İmparatorluğun birini yok etmiş diğerinin de kolunu kanadını budamıştır. Bu insanlar güce teslim olsalar da, iç dünyalarında sakladıkları kinlerini ve inançlarını bir biçimde kusacaklardı. Nitekim de kusmuşlardır.  İslam dünyasında arka arkaya en yüksek düzeyde beş suikast olayını gerçekleştirmişlerdir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali Ve oğulları Hz. Hasan-Hz. Hüseyin şehit edilmiştir. Bu olay bile tek başına içinde bulunulan durumun vahametini göstermek için yeterli bir sebeptir.

O gün bunlardan ilkler müstesna olmakla birlikte, sonrakilerin çoğunluğu hakkın yerine konması için yapılan mücadeleler olmaktan oldukça uzak olaylardır. Siyasi güç ve ikbal uğruna yapıldığı bütün açılığı ile ortadadır. O gün bunlar yapılmış ise Bu gün daha da sekilerleşmiş şahsiyetler tarafından niçin yapılmasın? Elbette daha ötesi yapılıyor. Bu çok açık. Graham Fuller: “ Biz Kur’an’ı değiştirmeyeceğiz, Kur’an’dan anlaşılanı değiştireceğiz” demişti. Bu sözün İslam coğrafyasında gerçekleşmesi için 28 Şubattan sonra ihdas edilen Abant toplantıları ile bu memleketin hatırı sayılır söz ve yazı ustalarını defalarca bir araya getirerek zihinlerindeki format değiştirildi. Yâda form kazandırıldı ve en son yayınladıkları sonuç bildirisinde Mehmet Aydının diliyle: “Demokrasi eşittir İslam, Müslümanlar iki kere Demokrasi demeliler…” ifadeleri ile açıklanmış oldu.  Bunların her biri kariyer sahibi insanlar olduğu da malumdur. Şimdi bunlar zamanımızın “âlimleri” olduğuna göre Kur’an’a dair, İslam’a dair bilgilerini ne yaptılar dersiniz? 28 Şubatın yüksek basınçlı atmosferinde buharlaştı mı? Bunların hem Allah’a hem de kendi halkına karşı bir sorumlulukları olmayacak mı? Biz olduğuna inanıyoruz. Kimse çoban Mehmet ten bir şey beklemez ama kitabın bilgisini yüklenmiş olan “ Mehmet” ten çok şey bekler!..   Çünkü herkesin sorumluluğu, yüklendiği ile doğru orantılıdır.

Ancak düşünmemiz gereken şey, biz bu denklemin neresindeyiz?.. Bizim işimiz ne suç tespiti yapmak ne de suçlu. Buna gerekte yok. Nihai olarak insanları hesaba çekecek olan Allah Teâlâ’nın bu işi yaptığına inanıyoruz. Bizim işimiz,  bu can bu tende iken yaşadığımız zaman ve zeminde üzerimize düşen sorumluluklarımızın neler olduğunu anlamak ve yaşayıp yerine getirmektir. Hay ve kayyum olan Allah, herkesin ne yaptığını eksiksiz bilmektedir. Hesap günü herkesin yaftasını boynuna asacaktır. İşte o gün, pişman olanlardan : “Keşke toprak olsaydım” diyenlerden değil; yüzleri gülenlerden olmayı niyaz ediyor;  Az sözden çok şey anlayanlara selam olsun diyoruz!..

 

 

hüseyin bülbül

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp