Yorgun insanlık

Yorgun insanlık


Yorgun insanlık

 

 

İnsanlığın, kendi çevrimlerini doğurarak binlerce sene süren modernlik öncesi hayâtı alabildiğine iddiasızdı.

Kıt kanaât geçinmek esastı. Evet, artık değer târihi başlamıştı. Zenginliklerin dağılımı eşitsizdi. Azınlıklar çok zengin , çoğunluklar çok fakirdi. Kölecilikten bahsetmiyorum bile. Ama “adâlet”in merkezî değer olduğu kadim topluluklarda , en azından tüketim seviyesinde zenginler zenginliklerinin tasarruf ederken, ihtişâmı, tantanayı gizlemeye, dışarıya sızdırmamaya dikkât ederlerdi. Kaldı ki, bâzen düşünürüm; orta zamanlarda zengin , hattâ Kârun misâli zengin olan birisi , zenginliğinin tadını nerede, ne kadar çıkarabilirdi acaba? Ortaçağ kültür târihini anlatan kitaplar, mesela Avrupa’da yerleşik bir toprak soylusunun sâhibi olduğu o şatoda geçireceği hayatın pek de konforlu olmadığını izhâr ediyor. Hâsılı pek de imrenilecek bir hayât değil onlarınkisi. Bir kere ısınma gibi temel bir meseleleri dâima var. Gece bastırdığı zaman o kasveti dağıtacak aydınlanma imkânları da sınırlı. Haydi gündüz, av gibi oyalanacak bir şeyler buluyorlardı belki. Ama o uzun gecelerde yapılabilecek şey çok azdı.. Evet T.Veblen’in şu tespiti doğrudur: Geleneksel hayâtın seçkinleri “boş zamân”ın sâhibidirler. Bu onların ayrıcalığıdır ve onlara özenen koca bir insanlık vardır. O kadar ki; “medeniyet”in en uç idealinden birisi, tekmil insanlığı boş zaman sâhibi kılmaktır. Boş zamânın nasıl tasarruf edileceği ,meselâ Engels’in Anti-Dühring’de yazdığı (umduğu) gibi zihni ve rûhî şubelerinin gelişimine hasredileceği kesin ve mutlak değildir. Bu ihtimâl dâhilinde olduğu kadar lümpenleşme de öyledir. Ama bence mesele de bu değildir. Temel meselenin neticelerden ziyâde mâliyetlerle alâkalı olduğunu düşünürüm. Boş zamânın bir bedeli olduğu çok defâ ihmâl edilir. Bu bedel “can sıkıntısı”dır. Can sıkıntısının, en başta da geleneksel hayatların artığını çeken, kaymağını yiyen seçkinleri için çok temel bir duygu olduğunu düşünürüm. Toprakla boğuşan çilekeş büyük kitleler için can sıkıntısı, tabiatın verdirdiği molalar dışında pek de tecrübe edebilecekleri bir şey değildir. Şehirlerde tutunan artizanâl zümreler ise , çok defâ işleri ağırdan alarak bir denge kurmayı seçerlerdi.

Hâsılı ,Braudel’in “uzun zamanlar” olarak kavramsallaştırdığı târihlerde , âsudelik , âşinalık, ve iddiasızlık ve can sıkıntısının hâkim olduğunu düşünüyorum. Hayât sevincinin kültürel kaynakları mevcût olmasına rağmen , eski zamanlarda insanlığın üzerine “ölü toprağı” serpilmiş gibidir. Bu benzetmenin, modern insanın geçmişe gömmek istediği bir dünyâ için müracaat ettiği bir ifâde olması şaşırtıcı olmasa gerekir. “Ölümseverlik “ ve “hayatseverlik” arasındaki temel ayırımı hatırlayalım. Modern insan, eskinin kültürünü dışlarken veyâ terslerken yapardı bu ayırımı.

Anladığım kadarıyla modernliğin târihi , “fırsat” ile “kışkırtılmanın” çakışıp tutuşturduğu bir târih olarak tecesüm etti. En azından modernliğin doğurduğu algı budur. Fırsatları gören “akıl” ve onu takip edip gereklerini yerine getiren bir “pratik” modern hayâtın üzerine binâ edildiği iki sütundur. Süreci kışkırtıcı kılan ise sunduğu “refah” ödülüdür. Başlangıçta bu bir üretim ideolojisidir. Uğruna ağır bedeller ödenen bir ideolojidir bu. Sert bir disiplini de mecbûrî kılmıştır. Huzur kaçıran , derin yabancılaşmaların yaşandığı üretim sürecinden asla vazgeçilmemiş olmasını, bir taraftan sürecin nesnelliğine diğer taraftan da kışkırtmanın hâkimiyetine bağlıyorum. Makinaların dişlileri arasında bunalırken bile, insan zihninde bu çilenin geçici olduğuna, nihayette refah ödülüne ulaşılacağına dâir saf bir beklenti vardır. Makina kırıcıların eylemlerini arkaik hatta grotesk kılan da buydu. (Hâlbuki , eylemleri ikonaklastlardan mülhem görülüp küçümsense de sürecin insan fıtratına aykırılığını gören Luddistlerdi). Üretim ideolojileri, her çeşidiyle bu saflığı alabildiğine sömürmüşlerdir. Çalışmanın hem bir dinsel gereklilik(çile) hem de erdemine yapılan vurgu bunu gösteriyor.

Bütün başarısı , egoizmi körükleyen bir yeniden bölüşümcülük, bürokratik düzenlilik ve rutinleşme olan üretim ideolojisi bir devirde kasırga gibi esti. Gerisinde her defâsında yorgun, bıkkın ve yaşlı nüfusları bırakarak , İngiltere’den ABD’ye; oradan Almanya, Fransa ve Japonya’ya; oradan da Güney Kore, Tayvan’a ve nihâyet Çin’e yerleşti. Bu kasırganın her zamanki istikâmeti genç ve aç nüfusların yaşadığı yerlerdir. Üretim toplumları mutsuzluk üretip çözülürken, refahı ucuzlatacak ve kolay elde edilebilir hâle getirecek yeni bir çılgınlık üretildi. Üretim toplumu ile tüketim toplumu arasındaki fark; ilkinde refahın emekli ve bedelli, diğerinde ise kolay borçlanmalarla sanal seviyede emeksiz ve bedelsiz olarak târif görmesidir. Şu aralar onun buhranlarını yaşıyoruz. Bu hususlarda daha çok şey yazılabilir. Ama demem o ki, gerek üretim gerek tüketim üzerinden modern tecrübe “fıtrata aykırıdır”. Ne yapılmalı? Bu soruya cevap arıyor değilim. Ama arayanlara tavsiyem , târihsel tecrübeleri değerlendirirken “fıtrata aykırılık “ meselesine dikkât ve ihtimam göstermeleri olabilir..

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp