Yol, dava, feda, kurban...

Yol, dava, feda, kurban...


Yol, dava, feda, kurban...

 

 

Bu dünya imtihan yeri... Ramazan’da bir ay boyunca oruç tutup nefsimizi terbiye sınavından geçtiğimizi düşündüğümüz için o bayramda bu imtihanı bir nebze de olsa idrak ediyoruz sanki. Ama Kurban Bayramı giderek daha fazla etlerin, tatlıların, türlü türlü yemeklerin yendiği, şölen masalarının kurulduğu bir tatil haline geliyor. Hele ki büyük şehirlerde... İstanbul, Ankara gibi yerlerde yaşayan dindar kesim kurbanını yardım kuruluşları vasıtasıyla ihtiyaç duyulan bölgelerde bağışlıyor ve bir yanıyla büyük bir duyarlılık örneği sergiliyor; fakat öte yandan kendilerine tatil rotası olarak başta Batı Avrupa ülkeleri ve sahil şeritleri olmak üzere, dünyanın bin bir güzelliği barındıran çeşitli yerleri seçiyor. Bir taraftan hayırsever olmanın, ümmet coğrafyasının sadece yaşadığımız dar alanla sınırlı kalmadığının, gerçekten istenirse aynı amaçla bir araya gelen bir avuç insanın dahi elinin kolunun nerelere uzanabileceğinin tatbiki yapılıyor; ancak öte taraftan tatil yapmaktan, gezip dolaşmaktan, ortaya çıkan tablonun ders verebilecek, daha fazlasına şevk edecek, yapabilme inancını pekiştirecek detaylarının idrakine pek de fırsat kalmıyor.

Fakat dünya imtihan dünyası... Kurban Bayramı da aslında Hz. İbrahim’in (a.s.), oğlu Hz. İsmail’in (a.s.) ve ailesinin başarıyla verdiği büyük imtihanın idraki için kutlanıyor. Peygamberlerin imtihanları hep büyük olmuş; hemen hepsi modern çağ Müslümanlarının “Allah kimseyi öyle bir dertle sınamasın,” diye dua ettiği türden... Ama Hac vazifesini yerine getiriyorsak, kurbanı kesip bağışlıyorsak, teşrik tekbirlerini unutmuyorsak, bayramı bir şölen havasında günlerce kutluyorsak, o büyük imtihandan biz küçük kulların azıcık da ders çıkarması gerekiyor.

O zaman zayıf hafızamızı biraz tazeleyelim.

Hz. İbrahim’in “Ben Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru gidiyorum. O elbet bana yol gösterecektir. Ya Rabbi, bana salihlerden olacak evlatlar lütfet,” duasının üzerinden uzun yıllar geçmişti. Allah Teâlâ ona oğul olarak önce Hz. İsmail’i ihsan etmiş; sonra Hz. İshak doğmuştu.

Hz. İsmail, babası ile beraber yürüyecek, gezip dolaşacak çağdayken, bir gün, Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kurban ettiğini gördü. O gece Terviye gününün gecesiydi. Ertesi gece de aynı rüyayı gördü. O gece Arefe gecesiydi. Bir sonraki gece de aynı rüyayı gördü. O gece Kurban gününün gecesiydi. Hz. İbrahim’in sınavı başlamıştı. Yola koyuldular.

İblis böylesi büyük bir imtihandan Hz. İbrahim ve ailesini vazgeçirme telâşına düşerek Mina yakınlarında onlara musallat oldu, vesvese vermeye, fitne çıkarmaya çalıştı. Rivayete göre önce Hz. İbrahim’in hanımı Hz. Hacer’e yaklaşıp, “İbrahim, oğlunu kurban etmeye götürüyor. Bir baba oğlunu nasıl keser?” diyerek kandırmaya çalıştı. Duyduğu cevap, “Eğer Allah emrettiyse, ona bin can feda olsun,” oldu. Sonra Hz. İbrahim’e yaklaşarak gördüğü rüyanın şeytanî olduğunu, oğlunu kurban etmeye gönlünün razı olamayacağını söyledi. Hz. İbrahim, gördüğü rüyanın rahmanî olduğunu söyleyerek Allah ne emrettiyse onu yapacağını dile getirdi. Şeytan anne ve babadan ümidini kesip bu kez Hz. İsmail’e yaklaşarak babasının onu keseceğini söyledi ve oğlu babaya karşı doldurmaya çalıştı. Aldığı cevap, “Allah emrettiyse ona canım feda olsun,” idi. Şeytanın vesvesesi ve musallat olması bitmeyince, Akabe Cemresi yanında onu taşladılar.

Şüphesiz ki, Hz. İbrahim’in imtihanı çok büyüktü. Daha önce putperestler tarafından yakılmaya çalışılmış ve ateşten kurtulmuş olan Allah dostu Hz. İbrahim ne “Daha önce çok şey atlattım, çok bedel ödedim, bunu yapamam,” diyerek kendisine rüyada gelen bu sınavı geri çevirdi ne de eline bıçağı alıp bunu Hz. İsmail’e zorla yapmaya kalkıştı. Oğlunu karşısına aldı; tatlı tatlı konuştu: “Evladım, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum. Nasıl yaparız bu işi? Sen ne dersin bu işe?”

Hz. İsmail hiç düşünmeden cevap verdi: “Babacığım. Hiç düşünme, çekinme. Sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle beni de sabırlı, dayanıklı olanlardan bulacaksın.”

Sadece Hz. İbrahim değil, Hz. İsmail de büyük bir sınavdan geçiyordu. Her ikisi de kendi özgür iradeleriyle Allah’a teslim olmayı, Yaradan’a itaat etmeyi seçiyordu. Bu ne dehşet bir test, ne büyük bir imtihandı. Baba-oğulun özgür iradeleriyle fedakârlığı seçmesi nasıl bir Allah sevgisi, nasıl bir teslimiyet, ne büyük bir dersti…

Hz. İbrahim Hz. İsmail’i alnı üstü yere yatırdı, ama bıçak kesmedi, çünkü Allah Teâlâ bıçaktan kesme gücünü kaldırmıştı. Ateş daha önce Hz. İbrahim’i nasıl yakmadıysa, bıçak da Hz. İsmail’in boynunu kesmedi. Hz. İbrahim kendinden geçti, Hz. İsmail kendinden geçti, bıçak kendinden geçti.

Her şeye gücü yeten Allah, dünyanın değişmez fiziki kurallarını değiştirmiş, ardından kurban olarak kesmeleri için onlara bir koç göndermişti. Bu dünyanın ‘ezbere kaderine’ karşı Allah Teâlâ’nın emrine razı gelmeyi seçen baba oğul, fedakârlık, kararlılık ve teslimiyetleriyle imtihanı geçmişti.

Peki biz... Hangi yolda yürüyoruz? Karşılaştığımız sınavlarda neyi seçiyoruz, tercihlerimizi neye göre belirliyoruz? İnandığımız Allah’a teslim olduğumuzu sözle söylerken aslında ne kadar teslim oluyoruz? Yürüdüğümüz yol uğruna neyi, neleri, ne kadar feda etmeye hazırız? ‘Kader’ deyip razı geldiğimizin Allah’ın takdiri mi, yoksa dünyanın kabul ettirilmiş düzeni mi olduğundan nasıl emin olabiliyoruz? Her duada, her namazda dilimizden dökülenleri kalben tasdik etmekte sıkıntı yaşıyorsak, kararlılığımızda sorun ve maalesef inancımızda zayıflık yok mudur? Yürümeyi seçtiğimiz yol zayıflık kaldırır mı? Zayıflık kalpteyse bahanesi dışarıda aranır mı?

Allah zayıf inançlarımızı güçlendirmeyi, küçük imtihanlarımızda doğru tercihler yapmayı, yürüdüğümüz yola, sözle savunduğumuz davalara en önce kalpten inanmayı nasip etsin. Allah bağışladığınız kurbanları kabul etsin.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp