Yıllar yılı soluksuz…

Yıllar yılı soluksuz…


Bir baktım, yazdığım kitaplar,  küçüğüyle-büyüğüyle boyuma yaklaşmış: Çocuk kitapları, romanlar, biyografiler, denemeler, belgeseller, hikâyeler, tiyatro oyunları, senaryolar: Kısacası, “yazı” denince, akla gelen her şey... 

Sordular:“Sen allame-i cihan mısın ki, her konuda yazıyorsun”? “Hayır” dedim, “Allame-i cihan değilim: Allamelerin kendilerini köşelerine çekip sırça köşklerinde günlerini gün etmeye daldıkları bir fetret devri çocuğuyum.” 

Yollarda milyonlarca susuz yolcu gördüm. Yanlışta heba olan gencecik insanları izledim. Yüreğim daraldı: O darlığın içinde kaleme sarıldım ve canhıraş bir gayretle yazdım. 

Şükran-ı nimet olarak söyleyeyim ki, hiçbir kitabım vitrinlerde kalmadı. Sararıp solmadı. Yazdığım kitaplar arasında iki-üç yüz baskı yapanlar var. Ülkemizin en çok okunan yazarları arasına girdim (Forbes-Türkiye Dergisi’ne göre, 2011 yılının “en çok kazanan yirmi yazarı” arasındayım).

Aralıksız yirmi yıl yazdıktan sonra, sekiz buçuk yıllık bir yönetim serüveni yaşadım (1992-2000)... Allah orada da muvaffakiyet nasip etti. Yönettiğim şirketler grubu kendi alanının en büyükleri arasına girdi. İşte o süreçte farklı bir şey oldu: Şirketleri yönetirken, kendimi yönetmeyi öğrendim.

Zaman zaman günlük politikaya çekmek istediler beni, beceremem diye girmedim, iş âlemine almak istediler, kelimelerin yerini rakamların almasından korkup gitmedim; yazmaktan başka bir “iş” düşünmedim…

Kısacası ben kitaplarda yaşamayı yeğledim. Bütün hayatım bundan ibarettir. Ötesi “zata mahsus”tur. 

Hayal kırıklığına uğradığınızı biliyorum, ama daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Siz benden, alışageldiğiniz türden bir  “özgeçmiş” beklemeyin. Zaten benim kuşağın özgeçmişi yoktur. Hatta geçmişimiz (çocukluk anlamında) bile yoktur. İdeolojik şiirlerle, sloganlarla, ders kitaplarına tıkıştırılan yalanlarla, bizim kuşağın çocukluğunu çaldılar.

Kana kana oynayamadık, çünkü oyuncağımız yoktu. Doğru dürüst karnımızı doyurmaya yetecek ekmeğimiz de yoktu. Diyelim ki bir şekilde karnımız doydu, oyuncağı da bulduk; yine oynayamazdık; zira millî bayramlarda okumak için bol bol “cumhuriyet-hürriyet” kafiyeli şiirler ezberlemek zorundaydık.

Her bayram, altı delik lastik ayakkabılarımızı çamurlara vuraraktan çığlık çığlığa şiir okurduk: “En büyük cumhuriyet/ Bize verdi hürriyet!..”

Cumhuriyetin tek başına “hürriyet” demek olmadığını, hürriyet demek olması için insan hakları ve demokrasi ile bütünleşmesi gerektiğini neden sonra öğrendim. Öğrendiğimde de aldatıldığımı, yanıltıldığımı düşündüm. Zaman zaman çocukluğuma dönüp hesaplaşmak istedim, “Sen aslında sen değilsin” diyenlerden, “Sen gerçi sen olduğunu sanıyorsun ama aslında sen bir başkasısın” diye diye benliğimi ruhumdan koparanlardan... 

Zaman oldu bu kabil telkinler yüreğimde buz tuttu. Telkinlerin karmaşasıyla tehditlerin ürküntüsünde kimliğimi yitirdim. Kimliğimi ararken, baktım kendi kendimle yüz yüze gelmişim. “Ben aslında benim” diye haykırmak istedim o an, fakat tek sesli kakafoni, haykırışlarıma geçit vermedi. Ancak kendi kendime fısıldayabildim: “Ben kimim?”, “İnsan nedir?” diye: “Nereden geldik?”, “Nereye gidiyoruz?” 

Yıllar boyu sorularımı kendime sakladım. Kimseye soramadım. Kendimi kimselere açamadım. Açamazdım, çünkü bazı sorunları düşünmek kadar bazı soruları sormak da yasaktı: Sorularınız gırtlağınıza dizilir, soluksuz kalırdınız.  

Yıllar boyu soluksuz kaldım. Tüm soluksuz kalışları “sekerat” zannedenler, soluksuzluklarımı ölüm haline verdiler. Soluksuzluğun aslında yeni bir soluk, belki bir “sur-i İsrafil” olabileceğini kestiremediler. Oysa ben nefesim daraldıkça düşünüyor, hayatla ölüm arasındaki “kıldan ince” geçitte varlık arıyordum.

Kalıplar işte o çizgide kırıldı. Kitaplarım o çizgide doğdu. O çizgide kitaplaşmaya başladığımı hissettim. Kısacası hayat, hayal ile o çizgide iç içe girdi.

Artık kestirebilene aşkolsun: Hangisi hayat, hangisi hayal?..

İnsanın kâinatla ilişkisi nerede başlar, nerede biter?..

İnsan ne kadar kâinat, kâinat ne kadar insandır? 

Google+ WhatsApp