“Yıldız Baykuşu” nedir?

“Yıldız Baykuşu” nedir?


“Yıldız Baykuşu” nedir?

 

 

Önümde, Cumhuriyet’in onuncu yılı münasebetiyle Maarif Vekâleti (bugünkü adıyla Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından Burhan Asaf ve Vedat Nedim Tör’e hazırlatılıp İstanbul Devlet Matbaası’nda basılmış (1933) bir kitap var. Adı: “Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine: Nasıldı, Nasıl Oldu?”

Yani, cumhuriyetten önce nasıldık, cumhuriyetten sonra nasıl olduk?..

Kitabın ikinci sayfasını açıyorum...

Bu sayfada Sultan İkinci Abdülhamid’le, Sultan Mehmed Vahidüddin’in fotoğrafları yer alıyor. Sultan Abdülhamid’in fotoğrafının alt yazısı şöyle:

“Uyanık gençliği boğan, zindanlarda çürüten Yıldız Baykuşu Kızıl Sultan Abdülhamit.”

Sultan Vahidüddin’in fotoğrafının altındaki yazı ise şöyle:

“Tahtını kurtarmak için memleketini satan Sevr simsarı vatan haini Vahdettin.”

Oysa bugün, gerçek tarihçi, Sultan Abdülhamid’in mazeretlerini biliyor. Sultan Mehmed Vahidüddin’i ise, Anadolu’nun kurtuluşu için Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendiren irade olduğunu biliyor.

Bahis konusu kitabın aynı sayfasında bir de hüküm yer alıyor, deniyor ki:

“Sultanlar, sarayların dört duvarı içinde soysuzlaşmış zulüm ve sefahat mirasyedileridir.”

“Sultanlar”, yani padişahlar arasında hiçbir ayırım yapılmadığına, bazıları hüküm dışı tutulmadığına göre, Yıldırım Bayezid’i, Murad Hüdavendigar’ı, Fatih Sultan Mehmed’i, Yavuz Selim’i, Kanuni Süleyman’ıyla,bütün Osmanlı padişahları, bu ilimsiz, insafsız ve vicdansız hükmün içine giriyor. 

Evet, hüküm ilimsiz, insafsız ve vicdansızdır: Zira sarayın dört duvarı arasında ömür tüketen mirasyediler, nasıl olmuş da Niğbolu’da, Mohaç’ta, Varna’da zafer üstüne zafer kazanabilmişler?

Nasıl olmuş da, alınamaz denilen Konstantıniye’yi (İstanbul) alabilmişler?

Nasıl olmuş da Sina Çölü’nü aşıp Mısır’ı fethedebilmişler, Orduy-u Hümayunu Viyana kapılarına götürebilmişler?

Bu hezeyannâmenin diğer sayfaları da benzer iftiralarla dolup taşıyor. Yine hiçbir ayırım yapılmadan, bütün padişahların astığı astık, kestiği kestik olduğunu, canları istedikçe insanların boyunlarını vurdurduklarını yazıyor.

Onlar için “Kana susamış diktatörler” tabiri kullanılıyor.

Ayrıntıya girmeden, sözü de fazla uzatmadan şunu sormak istiyorum: Siyasi cinayetler bahsinde ülkelerin bugünleri pir u pak mıdır?

Padişahların diktatörlüklerine gelince: Tarihi kişiler ve devletler, yaşadıkları devirle değerlendirilir. Tarihe bugünün ölçüler ve değerlerle bakmak hem yanlıştır, hem tarih ilmine aykırıdır. Olsa olsa siyasi bir bakış olur bu: Yanılma ve yanıltmaya dönük siyasi bir bakış...

Yazık ki Türkiye’yi, yönetenler tarihe siyasi perspektiften bakmış, tabiatıyla da hem yanılmış, hem de yanıltmışlar. 

Ders kitapları zamanla ayıklanmıştır, ama bütünüyle bilimsel temele oturtulamamıştır. Hâlâ Padişahların hiçbir kayıt altına alınmamış astığı astık-kestiği kestik diktatörler olduğu işlenmektedir.

Bunun böyle olmadığına, en azından devirden devire, padişahtan padişaha değiştiğine örnek teşkil eden yüzlerce olaydan sadece birini aktarmak istiyorum.

Yarın tabii… 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp