Yetişmiş insan eksikliği yeni değil

Yetişmiş insan eksikliği yeni değil


Yetişmiş insan eksikliği yeni değil

 

N. Erbakan Üniversitesinde öğretim üyesi olan değerli araştırmacı ilim adamı sayın İsmail Bilgili, Islah-ı medarisin kurucuları ile onların talebelik ettiği, feyiz aldığı üstadları hakkında çok değerli araştırmalar ve yayınlar yapmıştı, bana da lütfedip gönderdi. Merhum İbrahim Hakkı Konyalı, manevi kardeşlerim Ali Osman Koçkuzu ile merhum Ahmed Gürtaş’ın da aynı şahıslarla ilgili değerli çalışmaları vardı. Tasavvuf ve eğitim ile meşgul olan, yetişmiş insanımızın azlığını, medrese-mektep-tekke ihtilafını dert edinen kimselerin bu kitap ve makaleleri okumalarını hararetle tavsiye ediyorum.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında devleti yönetecek, yönetenlere yardımcı olacak, insan yetiştirecek ve halkı irşad edecek insan azlığından şikayetler vardı, bu şikyetleri karşılamak için devletin yaptığı ve yapamamdığı yeterli olmayınca sivil ve hasbi teşebbüsler oldu. Bunların başında, daha sonra daru’l-hilafe okullarına ve günümüzde İmam Hatip okullarına örnek olan Islah-ı medaris teşebbüsü gelir.

Bu teşebbüsleri ilk defa düşünme safhasından fiiliyata aktaran, isimlerini önceki yazımda zikrettiğim üç müderris kardeş olur ve bunların önderliğinde, ilmiye sınıfının ve hayırsever halk tabakasının önemli bir kısmının desteği ve pek azının muhalefeti ile 1909 yılında Konya’da evvela “Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye Cemiyet-i Hayriyesi”, sonra da bu cemiyetin teşebbüsü ile “Islâh-ı Medâris-i islâmiyye”müessesesi kurulur. Cemiyet, Paşa Dairesinin eski binasını yıktırır ve yeni bir müştemilat ile iki katlı modern bir medrese binası, yaptırır. Bu binanın müştemilâtı içerisinde kütüphane, fizik ve kimya laboratuarı, konferans salonu, matbaa, dershane odaları, mescid, şadırvan, bahçe ve müderris evi bulunmaktadır. Kütüphane, Bahaeddin Efendi döneminden kalan kitaplara, üç müderris kardeşin kendi şahsi kitaplarını ve yeni yayınları da katmalarıyla hayli zengin hale getirilir. Kütüphanede sadece dinî ilimlerle ilgili eserler değil, felsefe, edebiyat, sosyoloji, botanik, müzik, beden eğitimi, astronomi gibi çok çeşitli bilim dallanna ait eserler de bulunmaktadır. Kütüphanede Ali Kuşçu tarafından yapılıp Fatih Sultan Mehmed’e sunulan madeni Gök Küresi de yer almaktadır. Ders programı içerisinde Fransızca da vardır ve bu dersi birErmeni vatandaş okutmaktadır. Bütün bunlar Islâh-ı Medâris’e vücut veren zihniyetin, o günkü şartlarda bile, memleketin muhtaç olduğu eğitim ve öğretim seviyesine ne kadar seviyeli ve geniş bir ufuktan baktığını göstermektedir. Babalarının döneminden itibaren, ailece hizmet gördükleri müessesede medrese-tekke ayrılığını birliğe dönüştüren bu seçkin kadro, bu defa gerçekleştirdikleri sivil bir teşebbüsle medrese-mektep ikiliğini de ortadan kaldırıp eğitim ve öğretimde birliği sağlamaya doğru çok önemli bir adım atmışlar ve başarılı bir örnek ortaya koymuşlardır.

Islah-ı Medâris’i kuranlar eğitimin, vatan ve milletimizin varlığı açısından taşıdığı önemi kavrayan insanlardı. “Mukaddes vatanımızın ihya; yüce milletimizin, ulu Osmanlı adı altında yaşaması ve bu suretle dünya haritasında adını durdurarak varlığını muhafaza edebilmesi için en ziyâde maarife” ihtiyacımız vardır(Ali Kutsi,”Maarif ve Maârife Rağbetsizlik”, Meşrik-ı İrfan, S.171, 2 Kanunusani 1910, s.2.)

Fakat, ihtiyacın tesbiti yetmemektedir. Nasıl giderilebileceğinin, niteliğinin de belirlenmesi gerekmektedir. İşte Islah-ı Medâris, bu konuda bir iddianın sahibidir. Arabacı’nın İ. Hakkı Konyalı’dan naklettiğine göre ortaya bir hedef koymuştur:

“Doğulu, Türk ve Müslüman kalarak din ve dünya ilimlerini, Batı tekniğini öğretecek bir ilim yurdu açmak.”Bozulan ve çöken; memleketi de çöktüren medreselerin ıslahına çalışmak. “İslâm’ın istediği çapta, madde ilimleri ile mânâ ilimlerini kucaklaştırarak okutacak” bir eğitim kurumu ihtiyacını karşılamak.

Islah-ı Medâris’in kuruluş felsefesini en iyi açıklayan belgelerden biri, açılışının ikinci yılı imtihanları vesilesi ile medrese adına yapılan konuşma metnidir. Uzun konuşmada Islah-ı Medâris’in, cemiyet tarafından “bir şu’le-i irfan” olarak uyandırılış sebebi şöyle anlatılır: “Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan buyurmuş olduğu din-i mübînin hasmı, düşmanı hiç bir vakit eksik olmamıştır. Her devre göre, türlü türlü düşmanlar peyda olarak şeriat-ı mutahhareye taarruz ve tecavüze yeltenmişlerdir. Karşılarındaki din müdafii ve mücahidleri de düşmanlarına göre silâh isti’mâl ederek (kullanarak) onları mağlûb ve mecrûh düşürmüşlerdir. Meselâ mücahidîn-i İslâmiye; serçeye kurşun, fil’e saçma, pek yakına top, pek uzağa kurşun atmamışlardır. Topla tüfekle mukabele eden düşmana, taşla değnekle müdafaa etmemişlerdir. Ancak hasımlarının ehemmiyetini, kuvvet ve silâhını nazar-ı itibara alarak, ona göre isti’mâl-i silâh ve idare-i lisan etmişlerdir. İşte kütüb-i kelâmiyemiz, bu müddeâmızın pek açık bir delilidir. Mütekaddimîn-i ulemâ-yı Kelâmın kitaplarında felsefeden bir eser görülmediği halde, müteahhirînin eserleri büsbütün felsefiyyât ile mâlîdir (doludur). Âdetâ âsâr-ı felsefiyeden farkı kalmayacak bir hale gelmiştir. Demek ki, düşmana göre silâh, derde göre deva başkalaşır. İşte bugün de her taraftan dinimize taarruzlar, hücumlar vaki oluyor ve başka silâh ve başka bir lisan kullanıyorlar. Bizim ise o gibi silâhlardan, o gibi fenlerden haberimiz yok. Hemen fezâ-yı nâ-mütenâhîde bir şahs-ı mevhûme doğru silâh endaht ediyoruz. Tamamiyle hedef-i maksûdu tayin edemiyoruz. Halbuki bugünkü terakkıyât-ı hâzıra, bizim için bu babda pek büyük bir ümit hazırlamıştır ki, matbûât ve vesâit-i nakliye sayesinde tâ aksâ-yı Garbden veya müntehâ-yı Şarktan el-hâsıl çehâr aktâr-ı âlemden(âlemin dört bucağından) dinimize edilen bir itiraza, bir hücuma, olduğumuz yerden müdafaa eder din-i mübînin ulviyet ve kudsiyetini bütün cihana neşr ve ilân edebiliriz. Hayfâ ki, biz bunlardan hâlâ bîgâne bulunuyoruz. Fünûn ve maârif ne kadar tevsi’ ederse ilmiyemizin de tahsili, ma’lûmatı o kadar tevsi’ etmelidir ki, o gibi fenleri din aleyhinde bâziçe-i âmâl (dileklerinin oyunu) ittihaz edenlerin kendi işlerini kendi boğazlarına takmalı, zâimleri gibi(şefleri), din mani-i terakki midir yoksa müşavvik-ı teâliyi müessis (yükselmeyi teşvikin kurucusu) medeniyyet midir, ne olduğunu göstermeli. Bu suretle, Şerîat-ı garraya nazar-ı nefretle bakanları nazar-ı muhabbetle baktırmalı..Fakat bu maksat, bu kuvvet ne ile temin edilebilir? Bittabi istibdâdın bize alıştırdığı atâleti bir tarafa atarak, tahsilimize bir sür’at-ı berkıyye (şimşek hızı), usûl-i tedrîsimize bir sühûlet-i fevkalâde vermekle yani medârisi ıslah ederek medreselerin nutkuna kuvvet, kalemine bir kuvvet vermekle temin edilebileceği herkesin bildiği hakikatlerden olsa gerektir…” (“Konya Islah-ı Medâris Talebesinin Nutku”, Beyânü’l-Hak, c.4, S.102, 18 Rebiülevvel 1329/7 Mart 1327, s.1901

(Gelecek yazıda: Nasıl bir okuldu?)

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp