Yenilikten deliliğe: Görünür olmanın köleliği

Yenilikten deliliğe: Görünür olmanın köleliği


Yenilikten deliliğe: Görünür olmanın köleliği

 

 

Homeros’un İlyada’sından ilhamla beyaz perdeye aktarılan ‘Truva’ filminde, Achilles (Brad Pitt) ve Hector (Eric Bana) ilk kez karşılaştıklarında aralarında şu diyalog geçer:

Hector: Benimle dövüş.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Achilles: Seni neden şimdi öldüreyim Truva’nın prensi? Etrafta ölümünü izleyecek kimse yok.

Hector: Buraya neden geldin?

Achilles: Bin yıl boyunca bu savaştan bahsedilecek.

Hector: Bin yıl sonra kemiklerimizin tozu bile kalmayacak.

Achilles: Evet Prens. Ama isimlerimiz yaşayacak.

Gerekliliğine inanmadığı Truva savaşına, sırf ismi sonsuza kadar yaşasın diye, hem de sonunda öleceğini bilerek ve safında savaştığı Agamennon’dan nefret ederek katılan Achilles’in hikayesi aslında oldukça tanıdık. Tarihe geçecek kısa bir anı, uzun ve mutlu bir hayata tercih eden Yunan efsanesi, Prens Hector’u daha savaşın başında öldürerek stratejik üstünlüğü ele geçirebilecekken izleyicisi olmadığı için bu kritik dövüşü sonraya erteliyor.

Günümüz sanatçıları, politikacıları için de durum onunkinden farklı değil. İsterseniz dünyanın en iyi kitabını yazın, eğer kimse okumazsa kıymeti ne olur? Dünyanın en iyi şarkısını besteleyin, en iyi filmini çekin... Ya da tüm zamanların en başarılı konuşmasını yapın... Kimse duymazsa, görmezse, dinlemezse ne anlamı olur?

Yıllarca verilen emek, geceleri gündüzlere katan çalışma, ter dökmekle geçen günler, haftalar, onca yorgunluk ve sonucunda ortaya çıkan hemen her iş, ürün ve eser, alıcısı olmazsa kıymetini yitiriyor. Daha çok insana, daha geniş kitlelere ulaşmak, takdir edilmek, alkışlanmak, verilen emeğin hak ettiği yeri kazanmasını sağlıyor. Yoksa “sağlıyordu” mu demeliyim? Zira medya araçları geliştikçe, kitle iletişim teknolojisi yaygınlaştıkça ‘popülarite’, emeğin, üretmenin ve işinin ehli olmanın önüne geçiyor. Belki 80’lerde MTV gibi TV kanalları ile Blue Jean gibi dergilerle başladı... Popülerliğin kendisi amaç haline geldikçe, ona ulaşmak için kestirme yollara sapanlar, şöhreti sansasyonla ya da skandallarla yakalamayı deneyenler de çıkabiliyor. Bu şekilde ün kazanmanın yolu, çalışmaktan, üretmekten değil, görünür olmaktan geçiyor.

Yeni bin yılın daha başlarındayız ama mobil telefonlar, sosyal medya ve internet, ünlü ve popüler olmak için televizyonlara, dergilere, hatta bir işle uğraşmaya, bir sanat icra etmeye ya da bir ürün ortaya koymaya ihtiyaç olmadığını gösterdi bize. Pop-art ikonu Andy Warhol haklı çıktı: “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak,” demişti; teknoloji sayesinde bu artık mümkün.

Bugün Twitter’da siyasetten spora, savaştan sanata her konuda yorum yapabilirsiniz. Eğer eğlenceli, çarpıcı, rutinin dışında bir etki gücünüz varsa, ‘celebrity’ olmadığınız için üzülmeyin, kısa sürede ‘internet fenomeni’ olabilirsiniz. Üstelik bundan para da kazanabilirsiniz. Instagram’da paylaştığınız fotoğraf ve videolar kim olduğunuzu, nasıl bir hayat yaşadığınızı tüm dünyaya gösterebilir. Belki bir sanatçısınız, belki de çok matraksınız. Ya da çok güzel giyiniyor, harika makyaj yapıyor, mutfakta şahane işler çıkarıyorsunuz. İşte bunları herkesle paylaşabilirsiniz. Özel bir yeteneğiniz yoksa da ziyanı yok; çok tatlı kedileriniz, güzel bir bebeğiniz, yeni aldığınız bir arabanız olabilir; neden bunları başkalarına göstermeyesiniz?

Buraya kadar bir sorun gözükmese de, hatta keşfedilmemiş yetenekler için fırsat eşitliği sağlayan, belki de tonlarca yeni enteresan veriyi ‘tık’lar, ‘hit’ler, ‘like’ler ve paylaşımlar neticesinde önümüze getiren, pek çok kişiye yeni iş fırsatları sunan, yeni gelir kapıları açan bu ‘mükemmel’ icat, acaba güzellikler kadar olumsuz yönler de taşıyor mu?

Hacker’lardan, siber güvenlik risklerinden, ‘stalker’lardan, kimlik hırsızlarından, sahte ya da kopya hesaplardan bahsetmeyeceğim. Beni düşündüren internette popülarite için yapılanların, artık nadir rastlanan eylemlerden ibaret olmayıp gitgide daha fazla insanı kıskacına alan bir yaşam şekline dönüşmesi. ‘Görünür’ olmak artık her şey demek; ‘takip edilmezseniz’ yok sayılabilirsiniz. Eğer birkaç gün tweet atmadıysanız, fotoğraf paylaşmadıysanız, “Acaba hasta mısınız? Başınıza kötü bir şey mi geldi? Bir sorununuz mu var?” diye düşünenlerin sayısının son zamanlarda giderek arttığını fark etmişsinizdir.

Bununla kalsa iyi; insanlar bu dönüşümün içinde yeni bir tepki mekanizması geliştirerek “Paylaşım yapmazsam ‘elalem’ ne der?” diye düşünüp hiç de canı istemediği halde, gittiği mekandan, yediği yemekten paylaşım yaparken buluyor kendilerini. Herkes ‘görünür olmanın kölesi’ haline geliyor. Toplumsal hassasiyet gerektiren bir konuda internet paylaşımı yapmadıysanız, o konuda hiç konuşmamış sayılabilirsiniz. Aman dikkat, görünür olmanın köleliği çağında, sessiz kalmak gereken hassasiyeti göstermediğiniz şeklinde yorumlanabilir. Beğenileni beğenmezseniz, paylaşılanı paylaşmazsanız, eleştirileni eleştirmezseniz, sosyal medyada yok olabilir, —ve aman Allahım— artık beğenilmeyebilirsiniz.

Sosyal çarpıklıkları ürkütücü yönleriyle ele alan Black Mirror dizisinin internet çılgınlığına odaklanan 3. sezonunda, görünür olmanın her şey olmaya başladığı, fenomen olmanın sosyal statüyü belirlediği bir dünyada ‘beğeni’ çılgınlığının varabileceği son noktayı anlatan bir bölüm var. Ne kadar çok beğeniniz varsa o oranda değerlisiniz; ne kadar beğeniliyorsanız dünyadaki yeriniz o kadar önemli hale geliyor. Peki fazlalaştıkça her kapıyı açan ‘beğeni’ler azaldıkça neleri kaybettiriyor? Dizinin söz konusu bölümündeki kahramanın, sosyal medyanın yeni dünya düzeni haline geldiği bir ortamda verdiği mücadele, geleceğe dair abartılı bir uyarı gibi gözükse de aslında günümüz deliliğine yönelik mükemmel bir eleştiri... Ne dersiniz? Bazen siz de bu dijital curcuna içinde “Yeter” demiyor musunuz?

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp