Yeni baş belâmız Fransa (2)

Yeni baş belâmız Fransa (2)


Yeni baş belâmız Fransa (2)

 

Kabûl edelim ki Fransa, maddî manâda Britanya’ya kaptırdığı üstünlüğü kültürel plânda derinleştirerek kendi tekeline almayı bilmiştir. Fransa’nın Britanya karşısındaki dezavantajını oluşturan Aristokrasi-burjuvazi kavgasından çıkan entelektüel şerâreler, başta felsefe, edebiyat olmak üzere çok sayıda disiplin ve san’atı peşi sıra sürükleyerek modern tahayyül ve tasavvurları en uç hudutlarına taşımıştır. Hep dile getiririm; Fransız Aydınlanması; ama husûsen Rousseau, 19. asrın anahtarı; bilişsel haritasıdır.. Eğer Rousseau olmasaydı 19. asır çok, ama çok eksik kalırdı. Ne Kant, ne de Nietzsche bu kadar derinleşebilirdi. Siyâsal târih açısından da tablo farklı değildir. Modern siyâsal târihin bir milâdı varsa; bu sıfat tartışma kaldırmaz bir şekilde Fransız Devrimine yaraşır. Bugün siyâsal dünyâ algımızın kavramsal arkaplânı hiç tartışmasız Fransız Devrimi’nin kavram dağarcığından başkası değildir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Eğer homo faber üzerinden modernliğin târihini tartışıyorsak, karşımıza Fransa’yı gölgede bırakan başka havzalar, merkezler çıkacaktır. Ama entelektüel-artistik açıdan; yâni Homo Sapiens’in veyâ homo artifex’in târihi açısından bakıyorsak Fransa ve husûsen Paris ile yarışacak bir rakip bulmak herhâlde çok zordur. Entelektüel-artistik dünyânın başkenti de; hac merkezi de Paris’tir. Elyevm dünyâ süperi olan ABD’li entelektüeller bile en azından bir kaç ayını Paris’de geçirmemiş ise bir dindâr için Hac fârizesini yerine getirmemiş olmak ne ise onu hisseder. Bunu bir şekilde yerine getirmiş olanlara gıpta eder; onların karşısında kendilerini eksik ve kompleksli hisseder.

Fransa gerçekten de tuhaf görünüyor. Târihsel avantajlarını dezavantajlarından türetiyor. Nesnel kayıplarını öznel aşırılaştırmalar üzerinden kapatmaya çalışıyor. Britanya dengelenirken, Fransa hep savruluyor. Britanya mâkûl ortalamalar üzerinden evrilirken, Fransa tehlikeli irtifâlara yükselip her defâsında çakılıyor.. Açıklarını telâfî etmek bâbından geliştirdiği tasavvur ve tahayyüllerinin şehvetine kapılıyor; bu sûretle, evet, dünyâyı büyülüyor; lâkin bunların kâhir ekseriyeti hayâtta bir karşılık bulmuyor. Fransız entelektüalizmi dünyânın dertlerine merhem olmak bir tarafa; ağır hayâl kırıklıklarına vesile olan tecrübeler yaşatıyor insanlığa.. Varolan dertleri gidermek bir tarafa; onları daha da katmerli hâle getiriyor. Albert Camus Başkaldıran İnsan’da bunu ne kadar çarpıcı ve içten anlatır. En sonunda, kendisini pasifizm ile devrimci eski arkadaşlarına; “Bir şey yapmayalım… Hiç değilse dünyânın acısını arttırmayız” demekten kendisini alamamıştır.

Aşırı biçimcilik, söylem, düşünce ve estetiki hayâtın ve olguların önüne koymak… Bu, bâzı Fransız entelektüellerini de rahatsız etmemiş değildir. (Meselâ Althusser’i, Braudel’i ile Fransız yapısalcılığı, işte biraz da bunlarla mücâdele etmek sadedinde görünmüştür bana.) Ama manzara budur. Bu durumun; Fransa’ya özgü bir “körlük” doğurduğunu söylemeliyim. Elias Canetti’nin Körleşme romanını elbette Alman; ama biraz da da Fransız entelektüalizminin târihi gibi okumuştum. Kendi şehvetine kapılmış bir zihniyet dünyâyı merak etmez. Ne kadar mutandan, nümâyişkâr bir söylemle ortaya koyulmuş olursa olsun, epistemolojik birikimi ne kadar derin görünürse görünsün, Fransız Aydınlanması; çağrıştırdığı üzere ışıma değil bir karartma; açılım değil bir kapanma; görüş derinliği ve zenginliği değil bir tür körleşmedir. Kendisinden olmayanı küçümsemek, hor görmek, onunla alay etmek, aşağılamak Fransız Aydınlanma’sının başta gelen nitelikleridir. Seçkinciliğin Achilleus topuğu, seçkin olarak görülmeyen alanları merak etmeye değer bulmamaktır. Zâten küçümsemek ve aşağılamak bu değersizleştirmenin türevleridir. Ama seçkinci bahanelerle bir şeyleri, yerleri, birilerini değersizleştirmek, tıpkı bir bumerang gibi bunu yapana geri geliyor. Değer vererek değer kazanmak mümkün iken; değersizleştirerek değer kaybediyoruz aslında. Değer vererek değer kazanmak da var elbette… Eğer biriktirebildiğimiz bâzı incelikler varsa, işte burada hebâ oluyor. İşte Fransa’nın başına gelen budur.

2. Genel Savaşın hesâbı haklı olarak Almanlardan sorulur. Ama unutulan, Almanya’nın başat ortağının Vichy Fransa’sı olduğudur. Vichy Fransa’sı Fransa’ya rağmen, Almanya’nın desteği ile ayakta kalmadı. Fransa’da Almanya’nın yaydığı mesajları almaya zihnen ve rûhen hazır büyük bir kütle vardı. Yine unutmayalım ki; Dreyfus Olayı’nın gösterdiği üzere anti-semitizmin en köklendiği yer Fransa’ydı. Dahası, Nazizm Aydınlanmanın aşırılaştırılmasından ve özel bir yorumundan başka bir şey değildi. Bunu da Frankfurt Okulu sâyesinde öğrendik.

Bu körleşmenin neticesidir ki; Fransa, dünyâ sömürgecilik târihin en kanlı sayfalarına imzâ attı. Sâdece1,5 milyon insanı katlettikleri, binlerce köyü haritadan sildikleri, 2,5 milyon insanı yerinden yurdundan ettikleri Cezâyir’de yaptıkları yeter. Bu olaylar üstelik 2. Genel Savaş sonrası yaşandı. Ruanda’da, Çad’da, Kongo’da, Mali’de daha yakın târihlerde yaptıklarını saymıyorum bile.

Körleşme, bir de yüzleşme eksikliği doğuruyor. Çok söylerler, ama en başta kendileri yapmazlar. Bu alla franca vurdumduymazlığı, yüzsüzlüğü M. Haneke, Cache filminde ne kadar çarpıcı anlatır. Daniel Auteull’ün olağanüstü canlandırdığı George karakteri, aslında Macron’dan başkası değil….

 

yeni şafak

 

 

Google+ WhatsApp