Yeni baş belâmız Fransa (1)

Yeni baş belâmız Fransa (1)


Yeni baş belâmız Fransa (1)

 

 

Fransa’nın, bırakın PYD-PKK “yanlısı” olmayı; onun düpedüz “hâmisi” olmak manâsına gelecek çıkışı, yakın gelecekte bir hayli tartışılacak görünüyor. İlk bakışta anlamak çok zor. Türkiye-Fransa münasebetleri bir seviye gelişirken; hattâ ikili bâzı mühim anlaşmalar yoldayken, açıkça Türkiye’yi hedefe oturtan bu dönüşümün izahını yapabilmek kolay değil. Fransa ya aklını kaybetti veyâ bizim bilmediğimiz; bambaşka önceliklere dayalı olarak yaptığı akıl yürütmelerden sonra bu neticeye vardı ve ilk somut adımı attı. Eğer başta Sarkozy gibi bir siyâsal anomalisi olsaydı ilk ihtimâli daha bir kuvvetle tartışabilirdik. Elbette şaka… Değilse, Fransa’nın istikbâli elbette liderlerle tartılamaz. O hâlde diğer ihtimâli düşünmek gerekiyor. Ama bu ihtimâli düşünmek için de Fransa’nın modern dünyâ târihindeki ağırlığını unutmamak gerekiyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Fransa’nın modern dünyâ târihindeki ağırlığı nedir? Elbette modern dünyânın bâzı olmazsa olmaz kıstasları açısından Fransa, sağladığı başarılar ve ulaştığı seviyelerle bir hayli göz dolduruyor. Evvel emirde Fransa, haklı olarak Britanya ile berâber modernleşme süreçlerinin en başta gelen iki aktöründen birisi olarak anılır. Hattâ modernleşme literatüründe Fransa, yine Britanya ile berâber en erken modernleşen dünyâ aktörüdür. Çok etkili bir bürokrasisi; yâni kamu gücü ve Eifelle Kulesiyle simgelenen, kendisine özgü nitelikleri olduğunu bildiğimiz dinamik bir mühendislik geleceğine sâhiptir. Merkantlist-Colbertist birikim süreçlerinden başlayarak Fransa, zaman içinde hatırı sayılır bir sınâî ve askerî gücü de olabilmiştir.

Yukarıda andığımız bütün bu nitelikler, tabiî ki sâdece bir kaç fırça darbesiyle olmak kaydıyla, Fransa’nın maddî medeniyette nerede durduğunu gösteriyor. Bunu taçlayan ise Bourbon hânedanın, sağlanan servet ve güç artışı sebebiyle; özgüveni artık grandiosité mertebesine ulaşmış olan; “Güneş Kralı” sıfatlı 14. Louis idi.

Avrupa’nın erken öten horozları olan İspanya ve Portekiz’in sesi kesildikten sonra; Fransa, Hollanda ile birlikte Britanya’nın iki büyük rakibinden birisiydi. Hattâ Kuzey Amerikalarda Fransa’nın hayli uzun bir zaman, en azından 18. asrın ortalarına doğru Britanya’nın bir hayli ilerisinde olduğunu biliyoruz.

Bununla birlikte, Fransa’nın Britanya ile kıyaslandığında bâzı ağır dezavantajları da vardı. Bunların başında bir türlü tasfiye edemediği küçük köylülüğün yüksek mâliyetli meseleleri geliyordu. Britanya ise, orta düzey köylülüğün zenginleşmesi üzerinden küçük köylülüğü, büyük ölçüde “içeriden” çözmüştü. Bu Fransa’da böyle yaşanmadı. Fransa, yerel lordların baskısından kaçan küçük köylülüğün Saray toplumuna yamandığı ve onun beslemesi hâline geldiği bir memlekete dönüştü. Bu da, aristokrasiyi lümpenleştirdi ve merkeziyetçiliği, mutlakiyetçiliği, kamuculuğu ve artık hantallaşan bürokrasiyi kuvvetlendirdi.

Diğer bir husus ise, kralın güçlenmesiyle özerkliğini ve ufkunu daraltan aristokrasinin durumudur. Bir bakıma Kral karşısında zayıflayan konumlarını telâfî etmek için burjuvaları aşağılamaya başladılar. Hâlbuki Britanya’da aristokrasi (gentry) ile burjuva arasındaki kültürel sorunlar derinleşmedi. Londra ile Sussex veyâ Essex arasında bir işbölümü ve işbirliği hayâta geçti.

Besleme çok tehlikelidir. Fransız Devriminde ayaklanan “köylü ve diğer lümpenlerden oluşan halk” yâni sans-culottes unsurlar, aslında kralın beslemeleriydi. Ama Fransa ile Britanya arasında Kuzey Amerikaların hâkimiyeti için yapılan savaşta kaybeden ve ağır bir hazine kizi yaşayan Kral 16. Louis , küçük köylülüğe ekonomi dışı aktardığı kaynakları kesince olan oldu. Burjuvalar sans-culottes tabakaları kışkırttı ve ihtilâl başarıldı.

Tıpkı antik felsefeci Parmenides’in “Achilleus-Kaplumbağa” yarışı metaforunda söylediği gibi, Britanya ile arasındaki târihsel açık Fransa açısından kapatılabilir cinsten değildir. 19. asrın başındaki Napolyonik savaşlarda son bir gayretle rövanş alınmak istense de, netice, Trafalgar’dan Waterloo’ya hep hüsran olmuştur. Dahası Britanya, artık her şekilde ezebildiği Fransa’yı kendisinden uzak tutmak için etkili bir hamleyle; modernleşmenin hırslı gecikmişleri olan Almanya ve Rusya ile meşgûl etmeyi başarmıştır. Herhâlde, Fransa-Almanya ve Rusya boğazlaştığı sahneleri izlerken kıs kıs gülmek Britanya’nın imtiyazıydı.

Britanya karşısındaki açığın, Fransa açısından ağır bir komplekse dönüşmüş olduğunu düşünüyorum. Ama bunun entelektüel-sanatsal kürelerde çok renkli bir verimliliğe de dönüştüğünü kabûl etmeliyiz. Aristokrasiden başlayalım... Fransa, ihtilâlde aristokrasisini kurbân etti. Ama ne kadar ironiktir ki, bugün Fransa’da, şoföründen, musluk tamircisinden veyâ bale yapmakla servis yapmak arasındaki farkı unutturan garsonlardan bile aristokratik tavırlar görebilirsiniz. Velhâsıl, aristokrasi nefretine dayanan ihtilâl, ne tuhaftır ki, herkesin kendi meşrebince aristokratlaşmasını mutâd hâle getiren ve Fransız kasabalarının sokaklarını bile 14.Louis’nin replikalarıyla dolduran bir toplumsal kültürle neticelendi.

Yeni baş belâmız Fransa’yı tartışmaya devâm edeceğiz...

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp