Yediveren

Yediveren


Yüzüne uzun uzun baktıktan sonra, “Benimle gelmek ister misin” diye sordu ellerini tutarak. “Gerçekten bir yere gidiyor olduğunu düşünseydim gelirdim” dedi umarsızca karşısındaki.

Dünya, yol boyu ihtiyaç duyacağına inandığı her şeyi mutlaka yanında taşımak isteyenler için ne uzun yol!

Her şeyin sözlüklerde yer tutan bir standart tarifi var, birbirimizle anlaşabilmek için bu standart tariflere ihtiyaç duyuyoruz. Ancak hayatımızı dolduran anlam evreninin sadece sözlüklerde zapt olunan, kayıt altında tutulan bir yekundan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette hayır, anlamın insan sayısınca çoğalan, derinleşen, zenginleşen, katmerleşen bir yapısı var. Bunların pek çoğu da tarife, hesaba, kitaba gelmez. İnsan baktığı, işittiği, şahit olduğu, yaşadığı her şeye kendi içinden kendine özgü bir anlam yükler. Dolayısıyla anlamın, neyin anlamı olursa olsun, sabit ya da statik tariflerin içine hapsedilemeyecek kadar doğurgan, değişken ve hatta akışkan olduğunu kabul etmek durumundayız. Öyle olmasaydı insanlığın belki birkaç yüzyılda ulaştığı hayat bilgisiyle yetinebilir, üstüne her an yeni bir şeyler eklemek için bunca uğraşa, gayrete girmez; bu uğurda, birbirine sürekli galebe çalan heyecan ve endişelerle yoğrularak yaşamaya gönüllü olmazdık.

“Dünya, mükemmellikten yoksun ya da mükemmellik yolunda ağır ağır ilerliyor değildir; her an mükemmeldir o, tüm günahlar bağışlanmayı, tüm küçük çocuklar yaşlıyı, tüm bebekler ölümü, tüm ölenler sonsuz yaşamı içinde taşır” diye yazmış Hermann Hesse, okundukça çoğalan kitabı ‘Siddhartha’da.

Sanıyoruz ki içimizdeki boşluğu dolduracak olan şey gözden rahatlıkla çıkarabileceğimiz bir bedel karşılığında satın alınabilir. Sanıyoruz ki üst üste koyduğumuz onlarca kitabı bir çırpıda okunarak hayatı güzelleştiren her şeyin sırrı çözülebilir. Sanıyoruz ki daha önce huzuru ya da mutluluğu ya da her ikisini birden bulduğunu söyleyenlerin gittikleri güzergahtan gidilerek maksada kestirme yoldan ulaşılabilir. Sanıyoruz ki hiç bir şey biriktirmemiş de olsak içimizden geçen şeyleri yaparak dünyayı dolduran anlam elde edilebilir. Sanıyoruz ki bir şeyleri kendimize en çok yarayan şekliyle seversek kalbimiz aşkla dolabilir. Sanıyoruz ki iki elimizle hayata sımsıkı sarılırsak hayat da ne olursa olsun bizi hiç bırakmayabilir. Sanıyoruz ki sıkıntılardan, kederlerden, hüzünlerden kaçmakla dünyanın taşınması zor ağırlığından kaçılabilir. Sanıyoruz ki kendimizde bir türlü bulamadığımız şey arasak başkalarında bulunabilir.

“Dünyanın bir yerinde ıssız, kapalı kır evlerinden birinde oturabilseydim diye düşünmek... Yalnızca bir odacık isterdim, orada eski eşyalarımla, aile resimleri ve kitaplarla yaşardım. Bir koltuğum olurdu ve çiçekler, köpekler ve taşlı yollar için bir de kalınca baston. Başka hiçbir şey!” diyor Rainer Maria Rilke, ara ara beni kendine çağıran ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’ kitabında.

Hayatın yalınkat gövdesini, berrak manzarasını, dokunulabilir dokusunu fark etmemize engel oluyor her şeyi karmaşık hale getirdiğimiz bu yeni hayat! Bu kadar süsleme arzusu, bu kadar anlam zorlaması, bu kadar koyu bir makyajlama gayreti, yazık ki gerçeği olduğu gibi, olduğunca güzel, yalınlığının içinde zengin, berraklığının içinde rengarenk özünü, doğasını, tenini perdeliyor gözlerimizden. Bu deli cangılın içinde, cümleleri üst üste yığarak anlam göğüne erişebilmeyi uman gafiller gibiyiz hepimiz. Anlam, en yakınımızdaki herhangi bir kelimenin içinde gizli oysa!

“Hayatımızdaki her şeyin dizginlerini elimizde tuttuğumuz avuntusuyla yaşamayı bir bırakabilsek” dedi beyaz saçlı adam, “ne yapsak anlamına eremediğimiz nice muamma çözüverecek bir anda kendini belki de içimizde”.

Google+ WhatsApp