Eğitim Süreci ve Eylem
Bir tohum saçıldığında onu hasat etmek için bile elbette bir zaman/süreç geçmesi gerekir. Bir fidan dikildiğinde onun ağaç olup meyve/ürün vermesi için belli bir zaman geçmesi gerekiyor. Bu gerçeği ıskalamıyoruz ve bir sürecin olması gerektiğini biliyoruz ve biz de söylüyoruz. Fakat, “hasat”ın da zamânında yapılması gerekir. Hasat, zamânında yapılmadığında “çürüme”
21/04/2017


EĞİTİM SÜRECİ VE EYLEM



 



Mekke                                                                        Medîne



0———————————————-50——————————————-100



Eğitim Dönemi                                               Devlet Kuruluyor



Kur’ân inmeye devâm ediyor                  Kur’ân inmeye devâm ediyor



Dikkat edilirse Peygamberimiz, Medîne’ye hicreti gerçekleştirdiğinde ve Medîne Site Devleti’ni kurduğunda Kur’ân’ın inişi henüz tamamlanmamıştı. Yarısı inmişti, yarısı da henüz inmemişti. Başta Peygamberimiz olmak üzere mü’minleri, Kur’ân’ın inşâ edip “adam” ettiğini düşünürsek; Kur’ân’ın inişi tamamlanmadığı için inşânın da henüz tamamlanmadığı ortaya çıkar. Yâni Peygamberimiz hicret edip devleti kurduğunda inşâ yâni eğitim bitmemişti, devâm ediyordu. Hâliyle ahlâk da kemâle ermemişti. Çünkü henüz emirleri-yasakları bildiren âyetler/sûrelerin inişi bitmemişti.



Fakat buna rağmen Peygamberimiz: “Kur’ân’ın tamâmı inmedi, tamamlansın, ondan sonra hicret eder devleti kurarız” demedi, o-süreçte devleti kurdu. Zâten yolun yarısına gelindiğinde devletiniz yâni yaşam-alanınız yoksa inşâ/eğitim/ahlâklanma/adam-olma süreci devâm edemez/ileri gidemez. Çünkü artık “uygulama alanı” ihtiyâcı doğmuştur.



Demek ki zamânımızda sürekli tekrarlanan: “Biz kendimize bakalım; önce ahlâklanalım; önce eğitimimizi tamamlayalım; tam kıvâma gelelim; tepeden inmeyle olmaz; haftada bir gün oruç tutalım; teheccüde kalkalım, sonra devleti kurmaktan söz ederiz” gibi düşünceler eksiktir/yanlıştır ve mü’minleri yarı-yolda bırakır/bırakıyor. Bunlar zâten o süreçte yapılacak şeylerdir. Bunlar hangi konumda olursak-olalım zâten yapılması gereken görevlerdir ki bunlar bize bir iç-enerjisi verir ve bizi dik ve diri tutar.



Hem belki de birileri yolun yarısına gelmiş ve “yapması gereken işi” yapma durumundadırlar. Eee; bu kişiler henüz o noktaya gelmemiş olanları mı bekleyecek?. Bu işin sonu yok ki.. Toplumun tamâmının tam-ahlâklı hâle topluca gelmesi zâten matematiksel olarak da imkânsızdır. Çünkü bu “süreç” en az 13-15 sene sürer ve sürecin tamamlanmasına yakın bir zamanda doğan birileri varsa onları da beklemek lâzım gelir. Birileri hicret etme/devlet kurma aşamasına gelmişse artık “hareket” başlamalıdır. Velev ki arkadan gelenler daha yolun başında olsun ve Kur’ân henüz tam anlaşılmamış ve toplum da tam ahlâklanmamış olsun. Yâni bir işi eyleme sokmak için illâki tam-anlamıyla eğitimin tamamlanmış, ahlâklanma bitmiş ve kıvâma gelinmiş olması gerekmez. Kervan yolda düzülür biraz da. Kur’ân’da hangi âyetteysen o âyeti eyleme dökmelisin. Kim neredeyse, hangi âyetteyse o âyetin eylemini gerçekleştirmeli ve o âyeti diriltmelidir. Bu tarzda olmayan modern eğitim süreçlerini tâkip zorunda değiliz, Allah/Kur’ân bunu bizden beklemiyor ve tam tersine diyor ki: “Câhillerden yüz çevir”.



Bir yazıda şöyle denmiştir:



“Hz. Muhammed’e inananlar, onunla birlikte hicret edip ilk olarak birlikte savaşanlar, önce Allah’ın şeriatı ile hükmeden bir müslüman devletin kurulması ve şeriatın buyruklarına uyan müslüman toplumun inşâsı için çalışmışlardı. 



Ancak bu hususları yerine getirdikten sonradır ki, itaât ve isyan ile ilgili ve teferruat sayılacak konulardaki “emr-i bil mâruf ve nehyi anil münker” vazîfesini yerine getirmeye başladılar. Hiç-bir zaman asıl enerjilerini basit şeyler için harcamadılar. 



İslâm devleti kurulmadan ve müslüman toplumun yapısı inşâ edilmeden önce, çabalarını ancak bütün esasların-esası durumunda olan bu temelin inşâsına harcadılar. “İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” prensibinin mefhumu da realitelerin îcâbına göre değerlendirilmelidir. Büyük kötülükler nehyedilmeden ve büyük iyilikler emredilmeden önce ikinci veya üçüncü derecedeki kötülüklere veya iyiliklere geçmek olmaz. İlk İslâm cemiyetinin yapısı kurulurken bu husus üzerinde dikkatle durulmuştur”. 



Tabi ki acelecilikten de kaçınmak gerekir. Amel-eylem, ortaya çıkmak için kendini zorlayacak seviyeye gelmelidir enfüste ve âfakta. Seyyid Kutub:



“İslam nizâmını tatbike koymak ve Allah’ın emirleriyle hükmetmek âcil olan ilk hedef değildir. Zîrâ toplumun tamâmını veya amme hayâtında ağırlık sâhibi sağlam bir kısmını, önce İslâm akîdesini, sonra da İslâm nizâmını doğru anlayabilecek seviyeye getirmeden bunun gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Tevhid temeli yerleşmeden girişilecek uygulamalarda, sistem şeklen İslâm’i görünse bile, câhili âdetler yaşamaya devâm edecektir” der.



Reçete, seküler bir devletin-dünyânın içindeyken çıkmaz. Nasıl bir reçete olacağı bile belirlenemez zîrâ. Gerçek reçete, İslâm’ın yolunda gidilirken açığa çıkar. Yâni hareket hâlindeyken oluşur İslâm’i hareket plânı. 



Târikatlar/cemaâtler/hizipler/gruplar vs. hareketi/eylemi/cihadı bırakmışlar, eğitim yoluna düşmüşler. Bu eğitimin ne zamana kadar süreceği de belli değil. “Eğitim ne zaman görünür hâle gelecek” diye bir soruyu kabûl etmiyorlar. Zâten gündemlerine de almıyorlar. Öyle bir duruma gelinmiş ki, eğitimin kendisi hedef olmuş. Başka bir dertleri kalmamış eğitimden başka. Müslümanların/mazlumların hâl-i pür melâli umurlarında bile değil. Belli bir eğitimin olması tabî ki gerekir, fakat bu bilgiler ne zaman bilince dönecek, hayâta düşecek ve gerçeğe dönüşecek?. Bu eğitimlerin sonunda ne olacak?. Edindiğiniz bilgileri nerede kullanacaksınız?. “Eğitim için eğitim” müslümanların âmentüsü olmuş. Cemaatler yaklaşık 50 yıldır eğitim dînî eğitim yapıyor ama hiç-bir yaraya merhem olamıyorlar. Hattâ yarayı derinleştiriyorlar. Cemaatleri adına yaptıkları maddî kazançları var ama İslâm ve İslâm-dünyâsı adına yaptıkları bir şey, bir kazanç yok. Eğitim onları amel-eylem aşamasına getirememiş ve hattâ bunu düşündürmüyor bile. Sonunda eğitimleri birilerinin öğütümleri oluyor. Demek ki salt eğitim ile bir şey düzelmiyor ve tam-tersine; eyleme dönmeyen eğitim, mevcut durumu sürdürüyor ve daha da kötüleştiriyor.



İnsanlar; eylemin ağırlığı, pısırıklık, parti, hizip, grup, cemaat vs. gibi oluşumlara entegre olduklarından dolayı bir-türlü eyleme geçemiyorlar; bilinçli bir eyleme. Hattâ eğitim/ahlâklanma/olgunlaşma çalışmalarının bizzat kendileri eyleme engel oluyor. Eyleme dönmek için bu özelliklerin kemâle ermesi bekleniyor. Hâlbuki eyleme dönmeyen düşünceler faso-fisodan ibârettir. Hiç-bir değeri yoktur. Kemâle de eremez. Ancak muhâtabını oyalar. Bu yüzden zamânı geldiğinde “hasat” yapılmalıdır. (Ki bu zaman için meselâ Asr-ı Saadet sürecini örnek alırsak, yolun yarısı olan bir zamâna denk geliyor). O âyetin/sûrenin/durumun vs. gereği yapılmalıdır. Zâten bu-andan îtibâren artık bir hayat-alanınız yoksa, o yapmaya çalışılan eğitim/ahlâklanma/adam-olma süreci de sekteye uğramaya mahkûmdur. Çünkü İslâm bir îman-eylem-amel dînidir. Sâdece gönüllerde yaşanacak-yaşatılacak bir din değildir. İnananlarından bir alan ister. Uygulama alanı. Eylem ve onun (inşâAllah) sonucu olan devlet aynı-zamanda nîmeti celb-eder. Böylece nîmet kemâle erecektir. Yoksa Kur’ân’ın yarısı yaşanamayacağı için hükümsüz/etkisiz kalacaktır. Yaşanamayan Kur’ân ölü bir metinden ileri gidemez. Okuyucularına da ancak düşünsel orgazmlar yaşatır. Orgazm olan kişi/toplum ise, yeni bir “gusül abdesti” almadıkça temizlenemez. Namaza/kıyâma/eyleme duramaz.



Bir tohum saçıldığında onu hasat etmek için bile elbette bir zaman/süreç geçmesi gerekir. Bir fidan dikildiğinde onun ağaç olup meyve/ürün vermesi için belli bir zaman geçmesi gerekiyor. Bu gerçeği ıskalamıyoruz ve bir sürecin olması gerektiğini biliyoruz ve biz de söylüyoruz. Fakat, “hasat”ın da zamânında yapılması gerekir. Hasat, zamânında yapılmadığında “çürüme” kaçınılmaz olur. O şey artık başka bir şey olur. Boşa gider. Meyve-ürün olgunlaştığında artık hasat yapılmalıdır. Yan-bahçedeki meyvelerin de olgunlaşmasını beklemeye yok.



Her-şey zamânında olmalıdır. “Geç gelen adâlet, adâlet değildir” denir meselâ. Pişmiş aşı daha fazla ateşte tutmak olmaz. Yemek ziyân olur zîrâ. Tevbeyi bile zamânında yapmak gerekir. Ölüm hâlinde yapılan tevbe geçersizdir çünkü.



Toplumun tamâmı “on numara adam” edilemeyeceği gibi; “tamamlanmış bir İslâm’i hareket plânı” da yapılamaz vesselam.



En doğrusunu sâdece Allah bilir.



 



 



harun görmüş



iktibas