Hollanda diplomatik cinnetin gölgesinde seçime gidiyor
Olayların seçimlerle olan ilgisi ve muhtemel etkisi yadsınamaz ve bunda en büyük payı Başbakan Rutte ve G. Wilders alacak gibi gözüküyor. Bu durumun yasaklama olayı- nın soğukkanlılıkla ele alınmasını zorlaştır- dığı da açık. Nitekim Hollanda medyasında
15/03/2017


Hollanda diplomatik cinnetin gölgesinde seçime gidiyor



 



Prof. Dr. Özcan Hıdır



Hollanda, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun uçağının iniş izninin iptali ve Rotterdam’da Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’ya yönelik yapılan akıldışı ve histerik uygulama ve etrafında gelişen olayların gölgesinde 15 Mart' parlamento seçimlerine gidiyor. Olayların seçimlere etkisini kestirmek güç olsa da, sözü edilen gelişmeler, birdenbire seçimlerin en önemli temalarından biri oluverdi.



Olayların seçimlerle olan ilgisi ve muhtemel etkisi yadsınamaz ve bunda en büyük payı Başbakan Rutte ve G. Wilders alacak gibi gözüküyor. Bu durumun yasaklama olayının soğukkanlılıkla ele alınmasını zorlaştırdığı da açık. Nitekim Hollanda medyasında yer alan bazı yorumlarda da seçim ateşinin bu olayların sakinlikle ele alınmasını engellediği vurgulanıyor.



Diğer yandan Hollanda’nın Almanya gibi yapamayıp krizi iyi yönetemediği, soğukkanlı hareket etmediği, iki bakanın yasaklanması olayında uluslararası dayanışmanın ve kuralların gözetilmediği gibi hususlar da bu meyanda satır aralarında dile getiriliyor. Bununla birlikte ‘en büyük savunma hücumdur’ düsturuyla olsa gerek, yaşananların en büyük suçlusunun Türkiye ve Erdoğan olduğu, “Nazi” nitelemesinin kabul edilemez olduğu ve Türkiye’nin özür dilenmesi gerektiği ‘pişkince’ ifade ediliyor. Başbakan Rutte’nin bir yandan ‘mağrur’ tavrını sürdürürken diğer yandan NRC Gazetesi’ne verdiği röportajda “Türk başbakanıyla hızlıca yemek masasında buluşmalıyız” ifadesini kullanması, krizin muhtemel ağır sonuçlarının hesap edilmesinin ardından atılan bir uzlaşma adımı olarak düşünülebilir.



Bununla birlikte, iki ülke ilişkileri bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek bu yasaklamaların sıradan bir olay olmadığı, seçimde elde edilecek birkaç sandalyeyle tam olarak izah edilemeyeceği ve dolayısıyla arka planda başka bazı nedenlerin var olduğu vurgulanmalıdır.



TÜRK BAKANLARA YÖNELİK YASAKLAMANIN BAZI ÖNEMLİ SEBEPLERİ



Bu yasaklama ve engelleme çabalarının en önemli nedenlerinden biri, Hollanda’da yaşayan Türklerin Hollanda’ya mı Türkiye’ye mi bağlı olduğuna dair tartışmalar olsa gerek. ‘Loyaliteit’ (sadakat) diye anılan bu olgu, aslında entegrasyon-asimilasyon tartışmalarının en kritik noktası. Buna göre Hollanda, ülkede yaşayan Türkleri yüzde 100 Hollandalı görmek istiyor ki bunun asimilasyon olduğu aşikâr. Dolayısıyla Hollanda Türkiye’nin sınırları dışında yaşayan Türklere yönelik kurumlarından rahatsızlık duyuyor ve seçim kampanyalarının da bu sadakate engel teşkil ettiğini, Türkiye’ye bağlılığı arttırdığını düşünüyor. Nitekim Rutte olaylar sonrasındaki açıklamalarında, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın Hollanda’daki Türklerden “vatandaşlarımız” diye söz etmesinden duyduğu rahatsızlığı ifade etti. Ancak son olayın, Türklerin Hollanda’ya sadakatinde önemli bir aşınmaya yol açacağı da kesin görünüyor. Hatta bunun genelde Avrupa’daki, özelde ise Hollanda’daki Türkler arasında, 16 Nisan’daki referandumda ‘evet’ oylarını önemli oranda arttıracağı da rahatlıkla söylenebilir.



TÜRKİYE'NİN YÜKSELİŞİ VE AB



Bu yasaklamaların ve son olarak 12 Mart Rotterdam olayının belki de en önemli nedeni, güçlü liderlik ve istikrarlı bir yönetime kavuşan Türkiye’nin önlenemez yükselişi, Batı’dan ve AB’den bağımsız politika geliştirmesi, uluslararası olaylara müdahil olabilme kabiliyetinin her geçen gün artması, hinterlandındaki ve dünyadaki olaylarda pro-aktif siyaset izlemeye çalışmasıdır. 16 Nisan referandumu ile bu yükselişin çok daha hızlı seyredeceği ve bileğinin bükülemez hale geleceğidir. Nitekim Rotterdam olayları akabinde, bu “bilek güreşi” metaforu bazı Hollanda gazetelerinde yer aldı. Bu anlamda manipüle edilemeyen, yönlendirilemeyen ve hatta yeni bir dünya düzenine yol alındığı günümüz reel politiğinde Rusya ile ikili ilişkilerini güçlendirmiş güçlü bir Türkiye, AB’nin ve onun motor gücü olan Almanya’nın kabusudur. Almanya önce bu topa girer gibi yapmış, daha sonra geri çekilerek periferisindeki ülkeler olan Hollanda ve Avusturya bu role soyunmuştur. 15 Temmuz sonrası FETÖ ve PKK mensuplarının da etkisiyle Türkofobinin ve Erdoğanfobinin iyice tavan yaptığı, Türkiye, Türkler ve Erdoğan üzerinden prim yapma çabalarının görüldüğü Hollanda’daki Basiretten yoksun siyasetçiler eliyle böyle bir noktaya gelinmiştir. 15 Mart seçimlerine gidilen atmosferde de bu durum çok daha belirginleşmiştir.



15 MART HOLLANDA SEÇİMLERİ VE BAZI KARAKTERİSTİKLERİ



Kamuoyu yoklamalarına bakılırsa, seçimlerde ırkçı G. Wilders’in PVV’i ile Başbakan Rutte’nin Liberal Partisi (VVD) at başı gidiyor. Hatta son dönemde Müslümanlara yönelik keskin söylemler ortaya koyan ve bu açıdan “Wildersleşme” eğilimi öne çıkan Rutte’nin partisi bir adım daha önde gözüküyor. Dolayısıyla Rutte, kısa vadede “Wildersleşmesi”nin meyvesini toplamışa benziyor. Aslında bu anlamda bir “Wilders virüsü” bütün Avrupa’yı esir almış durumda. Merkez partilerin hemen tamamı, yabancılar, Müslümanlar ve Türkler söz konusu olduğunda Wildersleşme eğilimi göstermekte, her fırsatta öne çıkardıkları değerlerine sırtlarını dönmekte ve histerik-akıl dışı-irrasyonel tutumlar sergileyebilmekteler.



Merkez partilerin Wildersleşme eğilimine ilave olarak, Çarşamba günü yapılacak seçimlerin belki de en önemli karakteristiği, Wilders’in partisinin birinci parti olup olmayacağına dair tartışmalar. Şayet birinci parti olursa hükümeti kurma görevi kendisine verilecek. Bütün partiler onunla koalisyon kurmayacağını açıklasa da, bunun bir taktik olması ve seçim sonrasında bu tavrın -en azından bazı partilerde- değişmesi mümkün. Ayrıca sistemin ona şans tanımak istemesi de muhtemel. Parti programında yer alan vaatleri göz önüne alındığında, Wilders liderliğinde bir hükümetin, ülkedeki Müslümanlar ve yabancılar açısından önemli negatif sonuçlarının olacağı muhakkak.



Bu seçimlerin bir diğer karakteristiği de, öteden beri Türklerin ve Müslümanların yoğun olarak oy verdiği İşçi Partisi’ni (PvdA) büyük bir seçim yenilgisinin beklemesi. Şu anki hükümette başbakan yardımcısı olan ve son yıllarda özellikle Türk kurum ve kuruluşlarına yönelik söylemleri ile sürekli gündeme gelen L. Ascher’i yakın zamanda lider olarak seçen bu parti, Çarşamba günkü seçimlerde, artık Türklerin ve Müslümanların yoğun tercihi olmayacak gibi görünüyor. Bu olgu, lideri Ascher’in tutumlarının yanı sıra, bu partiden demokratik olmayan bir tavırla atılan Türk asıllı Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’ün kendi partileri DENK’i kurmalarıyla da yakın alakalı. Bu parti ilk kez seçimlere girecek ve öyle görünüyor ki özellikle Türklerden ve Müslümanlardan önemli oranda oy alacak. DENK’in 2 ila 5 arasında milletvekili çıkaracağı tahminleri yapılıyor.



Bu seçimlerin, muhtemel sonuçları açısından bir diğer karakteristiği ise 3, 4 ve hatta belki de 5 partili koalisyon hükümetine kapı aralama ihtimalidir. Bu durum ise hükümetin kurulamaması ve yeni bir seçim ihtimalini de beraberinde getirebilir.



KAMPANYA YASAKLANABİLİR Mİ?



Hollanda Anayasası ve kanunlarına göre, kampanya için siyasi toplantılar yasaklanamaz. Ancak toplantının kamu düzenine ve güvenliğe zarar vermesi ve toplantı alanında yangın teşkilatının yeterli olmayışı gibi nedenler istisna tutuluyor. Türklerin toplantılarını yapacağı salonların hemen tamamı bu şartları sağlıyor ki zaten buna uygun salonlar tutuluyor. Dolayısıyla bu anlamda iki Türk bakanın kampanya konuşmalarının mezkûr sebeplerle yasaklanması inandırıcı bulunmuyor. Ayrıca 12 Mart’taki olayda görüldüğü gibi, güvenlik ve kamu düzeni argümanı ile keyfi kararlar söz konusu olabiliyor. Özellikle 11 Eylül sonrasında zaten Batı’da bir güvenlik paranoyası söz konusu ve bilhassa Müslümanlar söz konusu olunca güvenlik konsepti hemen devreye giriyor.



Cumartesi akşamı şayet olaylar normal seyrinde gitmiş olsaydı, daha önceki pek çok benzer toplantıda olduğu gibi, burada da herhangi bir güvenlik problemi olmayacaktı. Ancak Hollandalı yetkililerin tutunacakları en önemli bahane ‘güvenlik ve kamu düzeni’ olduğu için, olaylar tırmandırılıp güvenlik sorunu haline getirildi.



Öte yandan Avrupa’nın değişik ülkeleri, ülke dışındaki soydaşları için kampanyalar düzenliyor. Mesela şu anki Avrupa Komisyonu Başkanı Polonyalı Donald Tusk’ın 2007 yılında muhalefet lideri olarak Londra’da yaşayan yaklaşık 1 milyon Plonyalı’ya kampanya düzenlediği, Fransa Başkanlık adaylarından Emanuel Macron’un da yine Londra’daki Fransızlar için kampanya yaptığı, Renzi başta olmak üzere İtalyan politikacıların da ülke dışındaki 4.8 milyon oy vermeye elverişli İtalyan için özellikle Amerika ve Arjantin’de kampanyalar yaptıkları biliniyor. Hatta Hollandalı politikacıların da Hollanda dışında (Güney Afrika, Kanada vb.) yaşayan soydaşları için, şu veya bu şekilde seçim kampanyası yaptıklarını burada zikredebiliriz. Bu itibarla, Hollanda gazetelerinde Türkiyeli siyasetçilerin kampanya için Hollanda’ya gelişinin tuhaf karşılanmaması gerektiği yönündeki yorumları da burada zikretmek gerek.



‘HAYIR’CILARA VE PKK'YA KAMPANYA SERBEST



Hollanda’da referandumda ‘hayır’ kampanyası yürütenler bu propagandayı serbestçe yapıyorlar. Daha geçen hafta Abdüllatif Şener ve Metin Feyzioğlu Rotterdam’da toplantılar yapıp ‘hayır’ çağrısı yapabildiler. Bunların toplantılarında kimsenin aklına güvenlik endişesi gelmedi. Hele de güvenlikten sorumlu Rotterdam’ın Faslı Belediye Başkanı-Valisi Ahmed Aboetaaleb’in. Hatta bu tür hayır kampanyalarının medya ve devlet aygıtları tarafından desteklendiği de görülüyor. Mesela Feyzioğlu’nun konuşmaları Hollanda Devlet televizyonu NOS’te genişçe yer aldı. Yine Abdüllatif Şener’in konuşması da Hollanda’nın etkili gazetelerinden AD’de iki sayfa yer bulabildi. Yine HDP milletvekillerinin hayır kampanyası yürütmelerine ve PKK’lıların Türkiye aleyhine toplantı ve gösteri yapmalarına da izin verilebiliyor. Burada FETÖ ve PKK mensuplarının Türkiye’den gelen bakan ve milletvekilleri hakkında belli mahfillere bilgi servis ettiklerini de zikretmek gerek.



Bu itibarla, burada asıl hedefin referandumda ‘evet’ çıkmasına engel olmaya çalışmak olduğu söylenebilir. Ne var ki bu olayların Hollanda, Avrupa ve hatta Türkiye’deki ‘evet’ oylarını arttıracağı da söylenmelidir.



ROTTERDAM BELEDİYE BAŞKANI-VALİSİ FASLI AHMED ABOUTALEP’İN TUTUMU



Rotterdam’ın Fas asıllı belediye başkanı Ahmed Aboutalep için de bir şeyler söylemek icap ediyor. Şehrin aynı zamanda valisi olan Aboutalep, 15 Temmuz sonrasında Türklerle ilgili pek çok olayda adil bulunmayan tutumları sebebiyle eleştirilmişti. Aslında benzer bir tutumu Rotterdam’daki olaylara müdahale konusunda da gördük. Zira istense aklıselim ve suhuletle halledilebilecek olan bu durum, anlaşılmaz bir şekilde kötü yönetildi ve her türlü diplomatik teamülü hiçe sayan tavırlar sergilendi. Bunda Aboutaalep’in büyük payı olsa gerek.



Hollanda’daki Türkler arasında, Aboutalep’in ancak terör eylemleri esnasında ilan edilen ‘yeşil alarmı’ vermesi ve acil durum ilan etmesi de üzüntü verici ve anlaşılmaz bulundu. Ayrıca olaylara müdahaledeki tavrı da özellikle Türkler tarafından şiddetle eleştirildi. Buna karşılık bir grup Türk ise kraldan fazla kralcı bir tavırla, olayların sorumluluğunu Türkiye’ye, Erdoğan’a ve Hollanda’daki Türklere kesme konusunda yarış halinde, Hollanda medyasına el altından bilgi servis edip dezenformasyon yapıyor.



KRİZİN GELECEĞİ



12 Mart Rotterdam’da yaşanan akıl dışı olay, öyle görünüyor ve anlaşılıyor ki Türkiye ve Hollanda ilişkilerinde önemli bir kırılmaya yol açacak. Türkiye yaptırımlar konusunda henüz önemli bir adım atmış değil ve ağır yaptırımların uygulanacağı Erdoğan, Yıldırım ve Çavuşoğlu tarafından her fırsatta dillendiriliyor. Atılacak adımların ve yaptırımların Hollanda’da yaşayan 400 bin Türkü de yakından ilgilendireceği açık. Diğer yandan Hollanda’da olayın vahametinin yavaş yavaş da olsa anlaşılmaya başlandığı, seçim sonrasında daha soğukkanlılıkla değerlendirilip Türkiye’nin dostluğunun ve ilişkilerinin öneminin altının çizilmesi muhtemel. Olayın ilk saatlerinde Hollanda Dışişleri Eski Bakanı Ben Bot’un Çavuşoğlu’nun uçağının uçuş izninin iptali üzerine yaptığı, Rutte’yi de eleştiren sağduyulu şu açıklama bu yönde bir örnek teşkil ediyor: “Türk Dışişleri Bakanı'nı kabul etmemenin, uçağın iniş izninin iptalinin hiç bir anlaşılır yanı yok. Kanaatimce bu, seçimlerle yakından ilgili bir tutum. Biz demokrasi ve insan hakları savunuculuğu yaptık, yapıyoruz. Bu yasaklama ile bu değerlere aykırı ve yanlış bir adım attık.”



Rutte’nin “ba’de harabü’l-Basra” (Basra harap olduktan sonra) deyişinin ifade ettiği üzere, geç de olsa, “Türk başbakanıyla hızlıca yemek masasında buluşmalıyız” ifadesini de, son tahlilde bu meyanda okuyabiliriz.



[Prof. Dr. Özcan Hıdır İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi ve Rotterdam İslam Üniversitesi'nde öğretim üyesidir]



 



dünya bülteni