Yaşamak yerine katlanmak mı?

Yaşamak yerine katlanmak mı?


Yıllar sonra bile Başöğretmenimin telkinleri kulaklarımda çınlıyor: 

“Cumhuriyet çocuğu vatanseverdir, dürüsttür, çalışkandır, yardımperverdir, saygılıdır, fedakârdır.”

Peki, ama şu teröristler, bölücüler, çeteciler; şu caniler, hırsızlar, uğursuzlar; şu vurguncular, soyguncular; şu kaçakçılar, sahtekârlar, dalkavuklar, dönekler; şu vatan hainleri, ihbarcılar, ispiyoncular, küfürbazlar, cambazlar, fetbazlar ve bilumum uygunsuzlar nereden karıştı aramıza? Hangi gezegenden geldiler?

Sahi, neden bu kadar bol darbecimiz, çetecimiz, şaklabanımız, sahtekârımız var? Eğitim sistemimiz mi hatalı? Sloganlarla şiirler ve de Atatürk övgüleri az mı gelmiş? Yoksa nesilleri mâneviyattan koparmanın faturasını mı ödüyoruz?

Başöğretmenimle bir gün karşılaşırsam, “Nasıl bari; eserinizden memnun musunuz?” diye soracağım. 

Şimdi söyler misiniz lütfen, körpecik beyinlerimizi ilim-irfan yerine sloganlarla, şiirlerle, yalan ve yanlışlarla şişirenleri kime şikâyet edeyim?

“Cumhuriyet muhafızı” olarak yetiştirdiklerini zannettikleri her öğrencinin payına en az yüz slogan düşüyordur herhalde... 

İş de neymiş, tesis de ne? Slogan yesinler, slogan içsinler, slogan giysinler; slogan alsınlar, slogan satsınlar. Öylesine çok sloganımız var ki, bize yettikten başka, ihracat bile yapar, döviz kazanırız ve belki o zaman Avrupa’yı geçebiliriz!

Hani “Muasır medeniyet seviyesinin üzerine” çıkacaktık ya, bırak üzerine çıkmayı, seviyeyi bile tutturamadık.

“Türk önde, Türk ileri!” dediler, ancak elimize bir “istikamet haritası” veremediler. Verdikleri tek istikamet Batı: Avrupalı gibi giyin, Avrupalı gibi yaz, Avrupalı gibi düşün, Batı müziği dinle, her şey düzelecek…

Birkaç yıl öncesine kadar savaştığımız (Çanakkale ve İstiklâl Savaşları) Batı’nın “model” gösterilmesine millet o kadar şaşırdı ki, hâlâ kendine gelemedi.

Keşke değer üretmek, bilgi üretmek, teknoloji üretmek de keşke slogan üretmek kadar kolay olsaydı!

Sizin anlayacağınız, milyonlarla çocukla birlikte çocukluğum, milyonlarca gençle birlikte gençliğim ziyan edildi. Çocukluğumdan ziyade, çocukluğuma emzirilmiş şiirlerdeki böbürlenmeleri, sloganlardaki şişinmeleri hatırlamam bu yüzdendir.

Çocukluğumun hiçbir anını marşsız, şiirsiz ve slogansız bırakmadılar.

Çocukluğumuzda her söze bir kuyruk takardık…

“Başım ağrıyor” diyene, “Ağırbaş iyidir, rüzgâr uçurmaz” derdik…

“Canım sıkılıyor” diyene de cevabımız hazırdı: “Sıkı can zor çıkar!”

Çoktan beri bunlar “teselli” olmuyor… Çocukluktaki gibi gülüp geçemiyorsunuz. Büyüdük bir kere. Büyümek, her şeyi ciddiye almak anlamına geliyor.

Başınız ağrısa, “Beyin tümörü mü acaba?” diye düşünmeye başlıyorsunuz… Canınız sıkılsa, “Depresyona mı giriyorum?” diye endişeleniyorsunuz.

Çocukluğun en güzel yanlarından biri, hayatınıza ölümün gölgesinin düşmemesidir… Çünkü çocuklar ölmekten korkmaz! Onlar açısından hayatla cennet arası bir ilişkidir, ölüm! Yetişkinler açısından ise, tam anlamıyla bir “hesap verme” korkusudur.

Ömrün çok kısa olduğunun farkındayız. Buna rağmen hayatımızı güzelleştirme çabasına girmiyor, bir anlamda hayatı israf ediyoruz. Birbirine benzeyen günlerin birbiri ardına akıp gitmesi bize “yaşamak” gibi geliyor. 

Hayatımızın sıradanlaştığından, rutinleştiğinden yakınıyoruz, ama hep aynı şeyleri tekrarlayarak hayatımızın rutinleşmesine her gün katkıda bulunuyoruz.

Çalışıyorsak hep aynı yoldan işe gidiyoruz… Akşam aynı yolu kullanarak eve dönüyoruz… Televizyonda birbirine benzeyen diziler ve filmler seyrediyoruz… Aynı marketlerden, alışveriş merkezlerinden alışveriş yapıyoruz… Her gün onlarca kez birbirine benzer cümleler kuruyoruz… Tatillerde bile aynı yerlere gidiyoruz…

Tabiatıyla bir süre sonra hayat kendini tekrarlamaya başlıyor: Her gün bir gün gibi oluyor. Bu da ruhumuzu sıkıyor. 

Ne yaparsınız ki, bu tür yaşamaya “modern hayat” diyorlar, çaresiz katlanıyoruz…

Google+ WhatsApp