YARATILANI SEVMEK YARATANDAN DOLAYI

YARATILANI SEVMEK YARATANDAN DOLAYI


YARATILANI SEVMEK YARATANDAN DOLAYI

 

“Yaratılanı severim yaratandan ötürü” sözü Yunus Emre’ye atfedilmektedir. Benzerleri gibi bu söz de her kapıyı açan çilingir misali, yerli-yersiz -ki tamamına yakınında yersiz olarak- kullanılmakta, bilhassa siyasîlerin halk dalkavukluğunu ifade etmede bir numaralı araca dönüşmektedir.

Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek, ‘yaratılan’ deyince akla gökler yeryüzü ve ikisi arasındakiler yani bütün kâinat geliyorsa, herhangi bir sakınca yoktur. Yaratılmışlar aleminin bir tek yaratıcısı vardır, O da Allah’tır. Bu hakikati cahiliye müşriklerinin de teslim ettiğine Kur’an şahitlik etmektedir. Hayvanlar aleminde sevilmeyecek, en azından, Allah'ın bir eseri olarak varlığına saygı ve hürmet duyulmayacak bir canlı yoktur. Allah'ın, etini yemekten men ettiği hayvana bile bu gözle bakmak durumundayız.

Allah hep güzel şeyler yaratır. Yaratılışta ‘çirkin’ diye bir terim yoktur. Yaratılış alemi baştan sona, hikmetle lebalep doludur. Bu alemde hikmetsiz, tırnak kadar bir boşluk bile bulunamaz. Ve hayat, Allah'ın kurduğu bir yaşam sistemi olarak olağanüstü derecede güzeldir. Ahiret denilen ikinci hayat bundan çok daha güzel olacaktır. Bir anlamda ahiret, Allah Teala’nın, yaratmasındaki sonsuzca güzellikleri temaşa ettirmesi için yeni bir yaşam boyutu olacaktır.

Bu bakımdan, insan herhangi bir bitki, meyve veya hayvanı sevmese de, sırf Allah'ın yaratmış olduğu bir ‘eser’ olduğu için ihtiram göstermek, saygı duymak durumundadır. Aksine bir tavır kişiyi ‘küfür’ durumu ile karşı karşıya getirir.

Gelelim, yukarıdaki sözün ‘insan’ bağlamına.

Yunus Emre’nin bu sözü özellikle insan zımnında söylediğine kuşku yoktur. Çünkü herkes bilir ki, esas mesele insan sevgisi söz konusu olunca patlak vermektedir.

İnsanı da Allah yarattığına göre, sırf Allah'ın yarattığı bir ‘yaratılmış’ olarak onu sevecek miyiz, sevmeyecek miyiz? Şöyle de ifade edebiliriz: Yaratandan ötürü, kayıtsız şartsız bir ‘yaratılmış insan sevgisi’ ne kadar haktır, ne kadar batıldır?

Rabbimiz Allah'ın biz insanlar için ezeli ve ebedi hayat projesi olan İslam nazarında yeryüzünde insanların Habil-meşrep olmaları esastır. İslam yeryüzünün kana bulanmasını istemez. İnsanın, insanın kurdu değil, onun velisi/dostu/hâmîsi olmasını öngörür. Ama bütün bunların elbette ön şartı / şartları ve temel ilkeleri vardır.

Allah bütün varlıklara olduğu gibi, yarattığı insana da son derece merhametlidir. Rahman ve Rahîm isimleri bu merhameti anlatmak için kafidir. Allah, yarattığı insanı sevdiği içindir ki, ona cennet adında ebedi bir hayat hazırlamış, bu kısa hayatta onu kazanmanın fırsat ve imkanlarını sunmuştur. Biz kullar da aynı yolu takip ederek, insanlara merhametle muamele etmekle mükellefiz.

Fakat İslam nazarında mutlak bir insan sevgisi yoktur. İnsanı sevmek şartlı, sınırlıdır. Allah nazarında müminin, Dine koşulsuz teslim olan müslimin bir değeri vardır. Mümin çok kıymetlidir, müslim çok kıymetlidir. Mümin ve müslim kişi takvalı, muhlis, munis, mutî, infak eden, hayrı öğütleyen gibi çok sayıda isim ve sıfatlarla tavsif edilir, bu isim ve sıfatların tazammun ettiği anlamlara göre yaşar ve Allah'ın rızasını kazanır ve Allah'ın vaat ettiği o sonsuz lütuflara liyakat kesbeder.

Allah'ın nazarında sevimli olan, müminlerin nazarında da sevimlidir. Allah'ın değer verdiği şeyler müminler nazarında da değerlidir.

Ama bir de kitabın öteki sayfası vardır: Allah bazı insanları sevmemektedir. Elbette o insanları derisinin renginden, ırkından, cinsiyetinden ya da fakirliğinden zenginliğinden, bilgi seviyesinden v.b. değil, sırf davranışlarından, ahlakından dolayı sevmemektedir. Kısacası Allah, kendi yarattığı kullarını sırf iman ve amellerinden dolayı sevmemektedir. Allah katında sevimli bir yere sahip olmanın ölçüsü iman ve ameldir. Yeryüzünde fesadı, fitne ve nifakı yayıp yaymaması, yeryüzünü ıslaha çabalayıp çabalamamasıdır.

Müşrik ve kafir kelimeleri, Allah'ın gazabına uğramış insanları anlatır. Münafık, fasık, mücrim, bağî, tağut, müfsit, zalim gibi isimler müşrik ve kafirin hesap özetine dair detaylardır. Allah'ın küfre, şirke, nifaka, zulme rızası yoktur. İmana, İslam’a, adalete, hakkı yüceltmeye, infaka, ıslaha, salata ve zekata rızası vardır, bunları işleyenleri kendisinin en değerli kulları olarak övmekte ve ödüllendirmektedir.

Bir müminin sadece mümin olması yetmez; aynı zamanda şirke ve küfre karşı da tavır alması gerekir. Müminler kafirlerle, ahlaksızlarla, ülkede fitne-fesat çıkartanlarla, fuhşu yayanlarla aynı safta duramazlar. Müminlerin safı namaz safı ile başlar ve namaz secdesi, rükusu, şehadetleri ve kıblesi ile mümini kafirden ayırt eder.

Müminlerin mümin olmayanlarla ilişkilerinin nasıl olacağını, Allah'tan geldiğine kesin olarak iman ettiğimiz Kitabımız Kur’an tayin etmektedir. Kur’an’ın bu husustaki çizgileri oldukça keskin, açık seçik ve nettir. Buna göre, Allah'a ve ahirete iman eden kimselerin, babaları, oğulları, kardeşleri, akrabaları da olsa, Allah'a ve Rasulüne düşman olanları dost edinmeleri kesin olarak memnudur. (58/Mücadele, 22). Küfrü imana tercih eden babalar ve kardeşlerle müminin velayet bağı kopmuştur. (9/Tevbe, 23). Müminleri bırakıp da kafirleri veli edinen bir müminin Allah katında hiçbir değeri kalmamıştır. (3/Âl-i İmran, 28). Mümin kimse, kafir olduğu belli olan akrabasına mağfiret dahi dileyemez. (9/Tevbe, 113).


Allah, kendilerini müşriklerden farklı bir konuma oturttuğu halde Hristiyanları ve Yahudileri bile veli edinmekten müminleri sakındırmakta; onları veli edinen müminin de Yahudi ve Hristiyan sayılacağını bildirmektedir. (5/Maide, 51).


Kur’an’ın, müminlerle iman etmemiş diğer insanlar arasındaki ayrımları ve müminleri yücelten, kafirleri değersizleştiren uyarıları Kur’an’ın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.

Şu halde, “yaratılanı severim yaratandan ötürü” sözü tam bir tuzak söylemdir. Bu, iman ile küfür, tevhid ile şirk arasındaki sınırları düzleyen bir söylemdir. Bu söz yüz yıllar öncesinden hümanizmi allayıp pullayıp İslam mahallesine girdirmiş bir propagandadır; İslam'ın değil, şirk ideolojisinin propagandası. Bir insanın ‘yaratılmış’ olması, onu Allah ve müminler katında sevilen yapmaya yeterli değildir. Kimse Allah'a din öğretemez. Sevilecek yanı olsaydı Allah zaten severdi onları ve mümin-kafir ayrımı yapmadan herkesi cennetine koyardı. Yaratandan ötürü her insanı sevilmeye layık görenler bilinçli veya bilinçsiz olarak -ki her ikisi de zulümdür- Allah'a din öğretmeye kalkışmaktadırlar.


İslam dışı inanç gruplarına, İslam’dan başka hayat tarzlarını din olarak benimsemiş olanlara, Allah'tan başka bir yığın putları tanrı edinen, sadece Allah'ı ilah edinmeyen kimselere tavır takınmak, onlarla arasına velayet, dostluk, kardeşlik mesafesi koymak mümin olmanın gereğidir. Bu mesafe, o insanları uyarmaya, Kur’an’ın hakikatlerini onlara iletmeye engel değildir.


Halka dalkavukluk yapan yönetici zümresi bu gibi nice sloganlarla İslam’a ait bir hakkın köküne kibrit suyu dökmekte, nice şirk düşüncelerini gübrelemiş olmaktadırlar…

 

 

venhar

Google+ WhatsApp