Yanlış ve doğru

Yanlış ve doğru


Ziya Paşa:

Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne,

Meydâne düşen kurtulamaz seng-i kazâdan.

“Eğer mutlu olayım dersen dünyaya gelme,

[Çünkü] Dünyaya gelen kaza taşından kurtulamaz”.

Demiş hem de doğru demiş.

Yazar olmak “meydana düşme”nin bir çeşididir, üstelik başa çarpan taşlar da kasten atılan taşlardır.

Aşağıda, zaman zaman piyasaya sürülen hakkımdaki ithamlar, yalan-yanlış beyanlardan yedi tanesi var, bunları yazan şahıs yazısını şu cümle ile sonlandırıyor:

“Ben de KHK’larla işini kaybetmiş bir öğretmenim, varsa hakkım haram olsun, ahirette de hakkımızı adil-i mutlak (c.c.) yanına bırakmasın inşallah” .

Ben de ara sıra bu ithamlara cevap veriyor, yanlış beyanların doğrusunu açıklıyorum; ta ki, okuyanlar doğrusunu öğrensinler ve hükümlerini ona göre verinler.

Diyor ki

Karaman, Gülen cemaatinin “ümmetin bey’at [biat] ettiği başkanın (yani halifenin) karşısında duran bir ‘fırka’ olduğunu ve devletin bu nedenle ‘onların yakasına yapıştığını’ ve cemaatin yaşananları hak ettiğini öne sürdü.

Doğrusu

Böyle bir ifadem hiç olmamıştır. Bu konuda söylediğim şudur: Devlet ve iktidar kendini korumak ister, canına kastedenleri engeller. Engellemek iki şekilde olur: a) Şüphelileri iş başından uzaklaştırıp temize çıkanlara haklarını iade etmeyi zorunlu kılıyorsa bunu yapar, bu bir ihtiyati tercihtir. b) “Canıma kastedenler yerlerinde dursunlar, altımı oymaya devam etsinler, ne zaman suçları ispat edilirse o zaman görevden atılır, hak ettikleri cezayı alırlar” da diyebilir, bu da ihtiyatsız, riskli bir tercihtir. Mevcut iktidar birincisini tercih etmiştir ve bu, onun yetkisi dâhilindedir. Bu tercihte masumların mağdur olmaması için araştırma ve soruşturmaların olabildiğince hızlı olması gerekir.

Diyor ki

Karaman, krizde olan konut sektörüyle ilgili tartışmalı “faizli kredi, zorunlu ise mübahtır” fetvası verdi.

Doğrusu

Ben bu konuda yeni bir fetva vermedim. “Aslî ihtiyaçlarını başka yoldan temin edemeyen kimseler zarureten faizli kredi alarak ihtiyaçlarını karşılarlar” şeklindeki eski fetvayı naklettim, muteber kaynaklardan da yerini gösterdim. Her daim şunu da ekledim: Aslî /temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bir kimse İslâm toplumu içinde varsa bunu, akrabadan başlayıp devlete kadar uzanan kaynaklar tarafından karşılamak mecburiyeti vardır. Toplum bunu ihmal eder de zarurete düşen şahıs faizli kredi alırsa bunun günahı, vazifesini yapmayanlara ait olur.

Buraya kadar hiçbir fakihin itirazı olmaz. Tartışma, “oturacak kadar bir eve sahip olmanın zaruri-temel ihtiyaç olup olmadığı konusuna aittir. Kimileri bunu zaruret saymıyor, “kiralayıp otursun” diyor, kimileri de temel ihtiyaç sayıyor, “kiracı olmak ev sahibi olmanın yerini tutmaz” diyor. Ben de durumuna uygun bir ev sahibi olmak temel ihtiyaçlardan biridir diyorum.

Ayrıca şunu da ekliyorum: Bugün, katılım bankaları faizli kredi ile değil de peşin alıp vadeli satarak bu ihtiyacı karşılıyor, bazı kuruluşlar da çeşitli şekillerde karşılıklı yardımlaşma yoluyla ihtiyaç sahiplerinin mesken sahibi olmalarını sağlıyorlar. Bunlar mevcut oldukça faizli kredi elbette zaruret olmaktan çıkar.

Genel kuralın Mecelle’deki ifadesi şöyledir:

“Hâcet, umumî olsun, hususî olsun, zaruret menzilesine tenzil olunur.”

Bey’ bi’l-vefânın tecvizi bu kabildendir ki, Buhara ahalisinde borç tekessür ettikde görülen ihtiyaç üzerine, bu muâmele mer’iyyül icra olmuştur. (Mecelle, madde: 32)

Diyor ki

Hayrettin Karaman 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sırasında yaşanan tartışmalar esnasında, Erdoğan ve yakınları için hırsız diyenleri kastederek ‘yolsuzluk yapana hırsız diyen iftira atmıştır’ fetvasını verdi.

Doğrusu

Bu bir fetva değil, bütün fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri bir ilmî açıklamadır. Şöyle ki, hırsızlık da yolsuzluk da ayıptır, günahtır, suçtur, ancak bunlar aynı suç kategorisi içinde yer almazlar. Hırsızlığın tanımı ve had şeklinde cezası vardır, yolsuzluğun farklı tanımı ve tazir kapsamında cezası vardır. Hırsıza yolsuz, yolsuza hırsız demek fıkıh (şeriat hükümleri) bakımından hatalıdır ve iftira olur.

Diyor ki

Başkanlık referandumuna evet demenin farz olduğunu belirttiği yazısında ‘’Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha ‘Evet’ diyerek atmak, ‘farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır’ kuralının çerçevesine dahildir’’ demekten çekinmedi.

Doğrusu

Bu cümlem genel kural olarak doğrudur ve arkasında duruyorum; ancak o referanduma uygulama konusundaki itham yanlıştır, ben şartlı söyledim, “eğer bir şahıs, evet demenin davasına bir adım daha yaklaştıracağına inanıyorsa evet demesi bu kuralın kapsamına girer” dedim.

Diyor ki

Karaman, köşesinde Prof. Dr. M. Mustafa Şelebî’yi referans göstererek zaruri durumlarda rüşvet almanın haram olduğunu ama vermenin ise caiz olduğunu belirtti.

Doğrusu

“Belirtti” diyor, neye dayanarak belirttim, muteber fıkıh kaynaklarına dayanarak belirttim; yani fetva vermedim, “fıkıhçılar böyle diyorlar” dedim. Niçin böyle demiş fukaha? Çünkü bugün de olduğu gibi rüşvet belasının önü alınamadığı, insanlar şeksiz şüphesiz haklarını rüşvetsiz kurtaramayacak duruma düştükleri zaman fukaha, hakları zayi olmasın diye bu fetvayı da zaruret kapsamında ifade etmişler. “Alana haramdır, verene zarureten caizdir” demişler. Bunu “belirttim”.

Diyor ki

“Ümmetin menfaati için küçük bir gruba gelecek zarar sineye çekilir” fetvasıyla Hizmet mensuplarına zulüm ve yok etme stratejisi uygulanmasının önünü açtı.

Doğrusu

Cemaat, iktidar dersaneleri kapatınca muhalefete geçip yıpratma kampanyasına girişti. Ben de bir yazı kaleme aldım, Mecelle’den de genel kurallardan biri olan “Zarar-ı âmmı def’ için zarar-ı hâss ihtiyar olunur.” Tabib-i cahili men’ etmek, bu asıldan teferru’ eder” şeklindeki 26. maddeyi naklettim. Dersaneler özel menfaattir, bu iktidar genel menfaattir, özel için geneli harcamayın dedim. Bazı siyasetçilerin, önlerine serilen menfaatleri tepeleyek milli-kamu menfaatini tercih etmelerini de örnek olarak gösterdim. Cemaat, işlerine gelmediği için benimle ilgili de yıpratma kampanyası başlattılar, yazıyı sağa sola, alakasız manalara çekerek iftiralar ettiler.

Diyor ki

Karaman AKP’li paramiliter yapılara “Adi suçlar işleyebilirsiniz” fetvası verdi. Yani AKP’lilere hukukta adi suç tanımına giren “Tecavüz, hırsızlık, kapkaç, adam öldürmek, yaralama” ve bunun gibi yüz kızartıcı fiilleri “işleyebilirsiniz, cezası olmaz” dedi. Bir yazısında ‘’Savaşırken askerlerin işlediği adi suçların cezası verilmez” cümlesini bu minvalde ifade etti.

Doğrusu

Bu son madde, iftira ve ithamın tuzu biberi olmuş, o zaman ben de hakkımı helal etmiyorum. Böyle bir fetvayı çılgınlar ve cahiller bile veremez, bana yapıştırırken hiç mi vicdanın sızlamadı!

‘’Savaşırken askerlerin işlediği adi suçların cezası verilmez” kuralı genel bir fıkıh kuralıdır. Düşman topraklarında fiilen savaş sürerken askerden biri böyle bir adi suç işlerse -bu da helâl ve caiz olmamakla beraber- askerin gücü azalmasın, suçlunun karşı tarafa geçme tehlikesi önlensin… diye bu kural konmuştur. Mesela içki içip sarhoş olan askere bunun cezası uygulanmamıştır. Bunun, AK Parti’nin paramiliter yapıları ve onların işleyecekleri suçlar ile hiçbir alakası yoktur ve ben bunu ima edecek bile bir şey söylemedim ve yazmadım.

Allah Teâlâ, “Size bir fâsık, bir haber getirdiğinde onu araştırın…” buyuruyor. Kim hakkında olursa olsun verilen bilgiler, yapılan ithamlar araştırılmalıdır, kişinin kendi yazdıkları ve söylediklerine, verdiği kaynaklara bakılmalıdır, aksi halde iftiralar ve yalanlar yayılmakta, masum insanlar karalanmakta, ortalıkta “kaza taşından başı kurtulan kimse kalmamaktadır”. Bu sonuç ümmet için kayıp, düşman için kazançtır.

Yukarıdaki cevaplarım hakkında daha geniş bilgi ve kaynaklar için www.hayreddinkaraman.net adresli siteme bakılabilir.

Google+ WhatsApp