Yangının serin yeri

Yangının serin yeri


“İçimde anlam veremediğim acılar dolaşıyor” diye mırıldandı kederle kendi kendine, “ belli ki zamanın bir yerinde, ne olduğunu bilemediğim ve bu yüzden yerine de koyamadığım bir şey kaybetmişim.”

Biri ya da birileri hakkında, yaşanan bir şey hakkında, akla gelen bir mesele hakkında doğrudan ‘iyi’ye yönelmiyorsak, doğduğumuzda olduğumuz insanın üstüne dünyadan bir şeyler sarıp sarmalamışız demektir. İnsan özünde iyiden yanadır çünkü; dünyanın kirine, tozuna bulaşmasa, yaşama ihtirasına yenik düşmese özündeki o iyiliğin uzağına düşmez. İçinden gelen ilk duygunun, kanaatin, fikrin, eğilimin, yönelimin, içinden dışına iyilik duygusu taşımamasına rıza göstermez, bunu içine sindirmez, buna alışmaz. Durum öyle gösteriyor ki bizler özünden, tabiatından, fıtratından dünyaya kanarak uzaklaşmışlarız. Durumlar, meseleler ya da doğrudan kişiler karşısında kendimize bir yer, bir konum, bir davranış, bir tavır biçmemiz gerektiğinde hatırımıza gelen ilk ihtimalin yüzeyde ya da derinliklerinde, eser miktarda ya da azımsanmayacak derecede kötülük duygusu barındırmasına alışmışlarız. Burada, kötülüğün rahatça gezip dolaştığı bir ruh hali içinde öylece durabiliyor, hayatı bu şekilde yaşamaya rıza gösteriyor olmamız bizi adeta hücre hücre, atom atom çürütüyor, içimizi kurutuyor, insanlığımızda kanaması durmayan yaralar açıyor.

Hermann Hesse, epeyce yol gittiği halde içinin ceplerinde sadrına şifa olacak anlamı biriktirmeyi başaramamış yolcuların kederli hallerini şöyle resmediyor meşhur ‘Siddhartha’ kitabında: “İçinde öyle bir his vardı ki, yaşamını değersizlik ve anlamsızlıkla geçirmişti; elinde canlı bir şey, şöyle hoşa gidecek ya da alıkonulmaya değer bir şey kalmamıştı. Nehir kıyısında, deniz kazası geçirmiş biri gibi yalnızlık içinde, eli boş durup duruyordu”

Belki, paldır küldür konuşmaya girmeden önce, arkada kaldığı için anlamını bize duyuramayan sözü aramalıyız. Belki, sözün ihtirasla köpüklendiği yerde duraksayıp, bizim için suskunluğu seçmenin son bir imkanı kalıp kalmadığını yeniden araştırmalıyız. Belki, içimizin uzun süredir kilitli çekmecelerinde elimizdekilerden daha iyi seçenekler olup olmadığına dönüp bir bakmalıyız. Belki, havanın kirlendiğini farkettiğimiz yerlerin dışına çıkarak bir taze nefes almalıyız. Belki, bizi önceden belli tavırlara doğru baskılayan her türlü tazyike karşı direnmeye az da olsa bir mecalimiz kalmış mı, bir bakmalıyız. Belki, kazanmak için kaybetmiş olduklarımızı ve kaybetmiş görünürken kazandıklarımızı hassas bir terazide yeniden tartmalıyız. Belki, itiş kakışın tozu dumanı arasında bir çok kereler kim olduğumuzu unuttuğumuzun farkına varmalıyız. Belki, zihnimizde, kalbimizde, belleğimizde ‘insan’ı yeniden aramaya başlamalıyız.

“Çocukluktan ölünceye değin işlenmiş cürümlere, çekilen acılara ve tanıklıklara rağmen cümle insanın kalbinin derinliğinde mağlup edilemez şekilde kötülüğü değil iyiliği bekleyen bir şey vardır. İyi, kutsalın yegâne kaynağıdır. İyinin ve iyilikle ilişkide olanın dışında bir kutsallık yoktur” diye yazmış ‘Kişi ve Kutsal’da Simone Weil.

İyiler hep kazanır, bazen galip gelerek, bazen mağlup olarak... Kazanmak sonuçla ilgili bir şey değildir, her şey olup bittikten sonra ‘anlam’ın hangi tarafta kaldığıyla ilgilidir.

“Şunca yangının içinde” dedi beyaz saçlı adam, “içinde bir serinlik bulabilmeli insan!”

Google+ WhatsApp