Yabancı Düşmanlığı ve Toplumsal Dönüşüm

Yabancı Düşmanlığı ve Toplumsal Dönüşüm

Son yıllarda ırkçı eğilimlerin batı toplumlarına geri dönüşüne ve bunun siyaset sahnesindeki önemli yansımalarına şahit olduk. Aşırı sağ siyasetinin Avrupa’da yükselişi ve ABD’de Trump’ı iktidara getirmesi özellikle yabancı düşmanlığı ve beyaz üstünlüğü

Yabancı Düşmanlığı ve Toplumsal Dönüşüm

 

 

Son yıllarda ırkçı eğilimlerin batı toplumlarına geri dönüşüne ve bunun siyaset sahnesindeki önemli yansımalarına şahit olduk. Aşırı sağ siyasetinin Avrupa’da yükselişi ve ABD’de Trump’ı iktidara getirmesi özellikle yabancı düşmanlığı ve beyaz üstünlüğü temelinde tırmandırılan bir popülizm üzerinden siyasi rant kazanıldığı ve diğer taraftan Amerika’da beyaz üstünlüğü terörizminin hortladığı bir dönemden geçmekteyiz. Almanya Başkanı Merkel gibi yabancı düşmanlığı ve ırkçılık temelli politikaları ıskalayan Avrupa liderlerinin kendi toplumları tarafından indirildiğine şahit olmaktayız. İngiltere’de halkın Brexit’ten yana oy vermiş olması da aslında Avrupa toplumlarında yükselen ırkçılık ve ulusçuluk eğilimlerinin 90’lı yıllar itibari ile zirve yapmış olan çok kültürlülük, eşitlik gibi Avrupa’nın kendine mal etmiş olduğu değerlerin yerini çoktan almış olduğunun göstergelerinden birisidir.

Batıda bunlar olup biterken Türk toplumu yakın zamana kadar yanı başımızda talihsiz bir iç savaş yaşayan Suriye’de ateşten kaçıp ülkemize sığınan milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapıyor olmanın gururu içinde idi. Bir İslam toplumu olması hasebiyle bu ev sahipliğindeki “Ensar” olma misyonu Türk toplumunu batı toplumlarından ayıran önemli bir motivasyon olmuştur. Fakat özellikle son bir yıl içinde Suriyeliler konusunda muhafazakâr çevreler dâhil olmak üzere toplumun birçok kesimi tarafından bir rahatsızlık ortaya konmakta ve bir gündem teşkil etmektedir. Bu kaynakları ve sonuçları üzerinde gerek sosyolojik gerek ekonomik ve politik boyutları ile ele alınarak çalışılması gereken bir konudur fakat burada mevcut veriler üzerinden sosyo-politik bir yaklaşımla kısa bir değerlendirme yapılacaktır.

Modern dönem imparatorlukların çöküşü ve ulus devlet merkezli bir siyasi sistemin kurulması ile başlamıştır. Avrupa güçleri etnik temelli ulus devletlerini inşa ederken onların eski sömürgeleri olan yeni üçüncü dünya ülkeleri de kendi ulus devletlerini inşa etmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile doğu bloku ülkeleri de enternasyonal yapıdan ulus devlet yapısına geçiş yapmışlardır. Ulus devletinin en temel meşruiyet kaynağı millettir ve modern anlamda millet bir etnik altyapı üzerine inşa edilmiştir. Amerikan ulus tanımı buna bir istisna teşkil etmektedir çünkü Amerikan milleti belli bir etnik kökene dayanmaktan ziyade çoklu fakat “beyaz” bir etnik alt yapıya dayandırılmıştır.

Nispeten çok daha yakın olan Amerikan tarihi Anglo-Saxon hegemonyası üzerinde kurulmuş olmasına rağmen farklı Avrupa kültürlerini içinde barındırdığı için çok kültürlü bir yapıda bir ulus devlet inşası ile Amerika yapılmıştır. ABD’nin bu çok kültürlü yapıyı kurduğu sistemde özellikle eyalet sisteminin teşkilinde Osmanlı sistemini model aldığı ileri sürülmektedir. 90’lı yıllarda Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi bu sistemin zaferini ilan ederken Amerikan hegemonyasının uluslararası sistemdeki tartışılmazlığı gösterilmiş ve bu başarılı çok kültürlü kapitalist sistem içinde insanlara bir Amerikan rüyası vaat edilmişti. Aynı dönemde özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması itibari ile aynı rüzgârlar Avrupa’da da hissedilmiş ve Avrupa Birliği Maastricht kriterleri ile kendi içinde entegrasyon düzeyini yükseltirken bu sistemi çok kültürlülük, eşitlik ve farklılıklara saygı gibi liberal değerlerle sağlama almaya çalışmıştır.

Ne yazık ki bu trendin başarısı 11 Eylül ile birlikte çatırdamaya başlayacak ve 2000’li yılların sonuna gelindiğinde batıda Nazi ideolojisi güçlenecek, marjinal aşırı sağ ciddi bir yükselişe geçecek ve böylece tarihin sonundan tarihin gerisine bir “U” dönüşü gerçekleşecekti. Nitekim ekonomik krizler ve artan işsizlik oranları batı toplumlarında yabancı düşmanlığını ve buna paralel olarak körüklenen “islamofobi” şeklinde adlandırılan İslam düşmanlığını tırmandırmıştır. Dünya kamuoyu Avrupalı bir gazetecinin sığınmacılara çelme takmasını, her gün sığınmacı taşıyan yeni bir tekne faciasını ve denizlerden kıyıya vuran sığınmacı bebek cesetlerini izlemekte ve bunları kanıksamaktadır. Bugün özellikle Amerika’da, Trump siyasetinin körüklediği yabancı düşmanlığı, İslam düşmanlığı ve ırkçılık kendi terörünü üreterek bumerang etkisiyle kendine dönmüştür ve devlet buna çözüm getirememektedir.

Türkiye’deki durum gerek sosyolojik gerekse siyasi anlamda daha farklı bir seyir takip etmiş olmasına rağmen bugün gelinen noktada ortaya çıkan geniş kapsamlı tepkiler bir taraftan Türk toplumunun küresel gelişmelerden tamamen bağımsız kalamayacağına dikkat çekerken diğer taraftan bu tepkilerin altındaki faktörlerin üzerinde durulmasını gerektiğine dikkat çekmektedir. Burada cevaplandırılması gereken soru Suriyelilere karşı gelişen toplumsal rahatsızlık ve tepkideki artış, artan Suriyeli sayısına paralel olarak Suriyelilerin toplum üzerinde sebep olduğu olumsuz şartlar sebebiyle gelişen doğal bir sonuç mudur yoksa yaşanan ekonomik kriz ve ulusalcılık konularındaki hassasiyetlerin manipüle edilmesi ile geliştirilen siyasi parametreler sonucumu gerçekleşmektedir sorusudur. Türkiye’de hükümet iç savaşın başından beri insani temelli bir dış politika çerçevesinde açık kapı politikası ile Suriyelilere sahip çıkmıştır. Türkiye’de son rakamlar mevcut Suriyeli göçmen sayısının Temmuz 2019 itibari ile 3 milyon 630 bin 575’a ulaştığını göstermektedir ki bu rakam Türkiye’yi en fazla Suriyeli mülteciyi ağırlayan ülke yapmaktadır. Göçmenlerin şehirlere göre dağılımında başı %81 oranı ile Kilis çekmekte ve onu %26 ile Hatay, %21 ile Gaziantep ve Şanlıurfa, %11 ile Mersin ve %10 ile Adana ve Mardin takip etmektedir.1 Suriyeli göçmen nüfusunun sınıra yakın illerde yoğunlaştığı ve buralarda demografik yapıyı etkileyecek düzeyde olduğu görülmektedir. Dolayısıyla bölge sakinlerinin tepkileri makul ve rasyonel ölçülerde değerlendirilmelidir. Büyük metropol İstanbul’da ise Suriyeli nüfus genel nüfusun % 3.64’ü civarında hesaplanmıştır. Bu oran rahatsız edici boyutlarda değildir ve genel Türkiye nüfusu ve Suriyeli oranına yakındır.

O halde Türk halkının Suriyeli misafirlere karşı sabrını taşıran Suriyelilerin yerli halkın yaşam şartları üzerindeki olumsuz etkileri mi olmuştur? Suriyelilerin olumsuz seyreden ekonomik şartlara katkısı nedir, mesela Suriyeli istihdamı yerli nüfus istihdamında mağduriyete sebep olmuş mudur? Ya da Suriyeli mültecilerin suç oranındaki artıştan kaynaklanan toplumsal asayiş ve düzen üzerinde oluşan bir mağduriyet mi Türk halkını bezdirmiştir? Her iki noktada da ciddi anlamda artış gösteren olumsuz veriler mevcut değildir. Bilakis, Suriyelilerin önemli bir kısmının serbest girişimci olarak Türk ekonomisine katkıda bulunduğu görülmektedir. Şubat 2019 rakamlarına göre Suriye uyruklu ortaklı şirket sayısı 15.159’dur. Bireysel düzeyde Suriyeli suç kaydına karşılık yine aynı düzeyde Suriyelilere karşı işlenmiş suç söz konusudur. Hatta Suriyeli mültecilerin mağduriyetlerinin istismar edildiği ucuz iş gücü olarak kullanılmaları gibi pek çok örnek uygulama söz konusudur. Genel anlamda Suriyelilerin Türk toplumuna entegre olma konusunda uyum sağladıkları ileri sürülebilir. Suriyelilere yönelik şikâyetlerin içeriğine bakıldığında onların uyumsuzluğundan veya sebep oldukları sıkıntılardan ziyade savaştan kaçıp gelmiş olmaları gibi sebepler ileri sürülmektedir ki buda bir nefret kültürünün yaratılmak istendiğinin işaret etmektedir. Hâlbuki Suriyelilerin varlığı Türk toplumu için bir kültürel zenginlik olarak değerlendirilse ve bir asır öncesine kadar bizim bir parçamız olan, çok yakın tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğumuz bu insanları dışlama yerine kaynaşma yolu tercih edilse daha büyük bir toplumsal kazanım sağlamak mümkün olabilecektir. Bu noktada, hiçbir sorun olmadığı ve her şeyin güllük gülistanlık olduğu iddia edilemez. Elbette, Türkiye’de son 8 yıl içindeki mülteci artışının beraberinde birçok yük, külfet ve sorun getirmiş olması kaçınılmazdır. Bütün bu sorunlara devlet mekanizmalarının sivil toplum ile işbirliği doğrultusunda, yapısal ve uzun vadeli çözümler bulması elzemdir ve çok önemlidir. Fakat bu sorunların çözümü nefret kültürünün yaygınlaştırılmasında ve yabancı düşmanlığının batıda olduğu gibi toplumsal bir norm haline getirilmesinde aranmamalı ve bunun önüne geçilmelidir.

Sadece Suriyeliler değil Türkiye’yi ziyaret eden veya gayrimenkul sahibi olup ülkemizde tatillerini geçiren çok sayıda, özellikle Körfez ülkelerinden gelen Arap ziyaretçilere karşı da tepkilerin arttığı görülmektedir. Bu insanlar mülteci olmadığı gibi bilakis ülke ekonomisine önemli katkılar sağlayan harcamalar yapmaktalar ki bu özellikleri sebebiyle aslında Londra gibi dünya şehirlerinin en hatırı sayılı ziyaretçileri arasında yer almaktadırlar. Kendilerini evlerinde gibi hissetmeleri gereken bir Müslüman ülkesinde maalesef batı ülkelerinde karşılandıklarından daha dostane karşılanmadıkları görülmektedir. Genel olarak ülkede sayısı artan Arap asıllı ziyaretçilere karşı artan tahammülsüzlük, temelindeki büyüyen bir ırkçı eğilim ile birlikte içimizdeki gizli oryantalizmi ortaya çıkarmaktadır. Batı oryantalizmini eleştirirken aslında “Araplar” olarak genellediğimiz kendi dışımızdaki İslam toplumlarına tepeden bakışımızı şekillendiren kendi oryantalizmimizin farkına varmamız gerekmektedir. Çok kültürlülüğü gerçek anlamda yaşatan bir medeniyetin mirasçıları olarak toplumsal kodlarımızın siyasi çıkarlar için manipüle edilmesine fırsat verilmemelidir.

 

 

Esra Çavuşoğlu/ORDAF

Google+ WhatsApp