Veda mektubu

Veda mektubu

Sevdiğiniz birinin mektubu öldükten sonra elinize geçse ne hissederdiniz? İşte ben de o hisleri yaşıyorum şu an. Elimdeki mektup, sanki ahiretten gönderilmiş gibi. Belki de bu hissi yaşayacağımı bildiği için mektubuna şöyle başlamış: “Ölümün ayak seslerini çok yakından duyan bir insanın,

Veda mektubu

Sevdiğiniz birinin mektubu öldükten sonra elinize geçse ne hissederdiniz? İşte ben de o hisleri yaşıyorum şu an. Elimdeki mektup, sanki ahiretten gönderilmiş gibi.

Belki de bu hissi yaşayacağımı bildiği için mektubuna şöyle başlamış: “Ölümün ayak seslerini çok yakından duyan bir insanın, ölümünden sonra iletilmek şartıyla cevabını hiçbir zaman alamayacağı bir mektup yazması pek olağan değil.”

Pazar günü dâr-ı bekâya yolcu ettiğimiz ilahiyatçı, öğretmen, yazar Ekrem Sağıroğlu’ndan söz ediyorum. Tevazu timsali, ahlak abidesi, insan Ekrem Sağıroğlu’ndan…

Kanserle imtihan edildiğini ölümünden bir buçuk yıl önce öğrendi. Veda mektubunda şöyle diyor: “Bu hastalık tesbit edildiğinde biraz şaşkınlık geçirdimse de hiç paniklemedim. “Neden ben?” deme cehaletine düşmedim. “Sırrı-kader böyle tecelli etmiş, ne yapalım?” dedim.”

Evet, sırr-ı kadere akıl sır ermiyor.

Değiştirebileceklerimiz var, değiştiremeyeceklerimiz var. Değiştirebileceğimiz halde değiştirmediklerimiz bizi bulur. Bazen de değiştiremeyeceğimiz halde değiştirmeye çalıştıklarımız vardır. Onlar bizi hiç terk etmez. Allah bize değiştirebileceklerimize karşı, onları değiştirme yeteneği ve iradesi bahşetsin. Değiştiremeyeceklerimize karşı da dayanma gücü bahşetsin.

Menhus hastalığı öğrendiği aylarda kendisini ziyaret etmiştim. Mütevekkildi. Her zamanki sakinliğiyle karşılamıştı. Bildiği hakikatlerdi, ama yine de söylediklerimi can kulağıyla dinledi. Dediklerimin özeti şuydu:

Biz parçayı görüyoruz, O bütünü görüyor. Parçada kötü duran bütünde güzel durabilir. Daha doğrusu, bizim kötü gördüğümüz parçayı bütün içinde tasavvur edebilsek, bu kez yargımızı yüz seksen derece değiştirip ona “güzel” demek zorunda kalabiliriz.

Ne var ki, hiçbir zaman bütünü göremeyeceğiz.

Ama parçayı bütün içinde tasavvur edebiliriz. Onu da her zaman yapabilecek dirayet ve gücü kendimizde bulamıyoruz. En iyisi, parçayı görenin bütünü görene teslim olması. Hoş, teslim olmasa ne yapabilir ki? İsyan, tek dünyalıların yapacağı bir kabalık. İki dünyalılar, pürüzü krize dönüştürmemenin yolunun “teslimiyet”ten geçtiğini bilirler.

Dostum veda mektubunda diyor ki:

“Evet, kendimi, hiçbir faydası olmayacak keder iklimine bırakmadım. Ama başlanmış ve zihnimde tasarladığım bazı işlerimin, özellikle yazılacak kitaplarımın yarım kalacağı düşüncesi beni hayli üzdü.”

Ah, Sevgili Ekrem Bey! Şu dünyada kim işini bitirebilmiş ki? Meşhur hikâyedir: “Ali amcanın işi bitti” demişler. “Yahu, ben beni bildim bileli Ali amcanın işi bitmez” demiş muhatap. Aldığı cevap kısa olmuş: “Ali amca öldü.”

Diyor ki:

“Eyvah dediğim bir husus da şu oldu: Daha yoğun bir dini hayatı, öncelikle kalp derinliğinin önde olduğu bir dini hayatı hep arzu etmişimdir.”

Öyleydin be dostum. Cenazeni kılmak için Eyüp Sultan’a geldiğimde, ilk tepkim şu olmuştu: “İçine büyüktü”.

İçine büyüktün, zira denizaltı gibiydin. Görünmeyi sevmezdin. İş yapar, laf yapmazdın. Toprak gibi bir doğurganlığın ve mahviyetin vardı. Tevazuunla büyülemiştin etrafını.

Yoğun bir dini hayat talebi?

Sanırım bu, ilimle iştigal eden her insanın yaşadığı bir durum. Aslında talep edilenin doğru adı “zühd”. Fakat zahidce yaşamak biraz da manevi konforla alakalı değil mi? Şöyle bir dünyada insan nasıl o konforu bulur ki? Hem zühd, kaim-makamı bol bir hal. İnsan bir yıllık hastalıkla, bazen 100 yıllık nafile ibadetle kazanacağından fazla ecir kazanır. Bir aylık hastalıkla, 80 yıllık zahidin mertebesine erişebilir. Bu yüzden hastalık ömrü manen uzatır.

Aziz dost çocuklarına ve yakınlarına ubudiyet ve ibadeti vasiyet etmiş. Görüyorsunuz, kim ne biriktirirse onu vasiyet ediyor. Veda mektubunun bir yerinde diyor ki:

“İslam’ın izzetli günlerini göremeden gitmek beni kahrediyor.”

İşte bu cümle de beni mahvetti. Veda mektubunda, adının altındaki tarih yerinde şöyle yazıyor: “Tarih, Allah’ın ilminde mevcuttur”. El-hak öyleydi, öyledir, öyle olacak.

Dostlarından fakir aracılığıyla helallik istemiş, tebliğ ediyorum.

Sessiz bir gemiydi. Tuğyan olan yerde tufan olur deyip kendini bir gemi gibi inşa etti. Sessizce geldi ve süzülüp gitti. Ruhu şad, makamı cennât olsun.

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp