Vaktimizi çalan kim?

Vaktimizi çalan kim?


Vaktimizi çalan kim?

 

 

Her gün yapıp ettiklerimize bir bakalım... Bir soralım kendimize... Yaptıklarımız arasında ona harcadığımız vakti hak eden bir şey var mı? Onun için gözden çıkardığımız dakikaların karşılığında bize değer atfedeceğimiz herhangi bir şey kazandıran var mı? İnsanlığımızı zenginleştiren, bildiklerimize yeni bir şey ekleyen, yeni bir ufuk açan, hayatımızdaki, kişiliğimizdeki, zihnimizdeki, duygularımızdaki bir boşluğu dolduran ufacık bir kazanım elde ediyor muyuz?

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Bütün bu meşguliyetlerden sonra elimizden kalanlar, elimizden kayıp giden vaktin yerini tutuyor mu? Harcadığımız bütün bu vaktin ağırlığını çekecek bir birikim elde ediyor muyuz? Dağarcığımıza, hafızamıza, idrakimize sadra şifa, derde deva yeni bir şeyler ekleniyor mu? Yoksa az sonra unutup yenisine geçeceğimiz uçucu kaçıcı şeylere mi gidiyor bizim bütün kıymetli vakitlerimiz? Günü gülüp eğlenerek, itişip kakışarak geçirip gecenin sonunda kendimize eli boş mu dönüyoruz? Bir soralım kendimize: Vaktimizi alan ne? Her şeyin sonunda elimiz boş kalıyorsa, her bir anı ömürden düşülen vaktimizi çalan kim?

“Bir köşede otururken hep kendimleyim” dedi beyaz saçlı adam, “Sonra kalkıp saatler boyunca bir şeylerin peşinden koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum!”

İnsan ömrünü uzatmaya yönelik çareler geliştirme çabası bütün dünyada zamanımızın en temel uğraşlarından biri... Buradan nereye varılacak, orası meçhul... Ancak, bütün bu ‘dünyaya kazık çakma’ çabasıyla atbaşı giden bir başka yerleşik faaliyet var ki, durumu oldukça ironik bir hale sokuyor. Neden söz ediyorum? Vakit geçirme kültüründen... Adeta endüstriyel boyutlar kazanmış bir başka küresel eğilimden... Hem ömürleri uzatarak insana ekstra vakit kazandırmaya çalışıyor hem bir yandan vakti insanın üstünde bir ağırlık bırakmadan hızlıca geçirmek için icat üstüne icat çıkarıyor yeni dünya düzeninin aklıevvelleri... Ne acayip şey değil mi? Kafasını ellerindeki zamazingolardan kaldırıp hayata bakabilenler için, evet acayip, çok acayip!

“Yaşamın atomlaşması, onu radikal şekilde ölümlü yapar. Genel huzursuzluğa ve telaşa yol açan da bu özel ölümlülüktür işte. Üstünkörü bir bakışla bu huzursuzluğun her şeyi hızlandırdığı izlenimi uyanabilir. Oysa gerçekte yaşam hızlanmamış; daha hummalı, daha girift, daha amaçsız bir hâl almıştır sadece. Zaman da dağıldığından, düzenleyici bir güç teşkil etmez. Böylece yaşamda, şekil veren veya nihai dönüm noktaları meydana gelmez. Yaşam süresi artık kısımlara, bitimlere, eşiklere ve geçişlere bölünmez. Aksine, bir şimdiden diğerine aceleyle geçilip durulur. İnsan ‘yaşlanmadan’ yaş alır. Nihayetinde, uygunsuz bir zamanda yok olur gider. İşte bu yüzden ölmek hiç olmadığı kadar zordur bugün”diyor Byung-Chul Han, ‘Zamanın Kokusu’ kitabında.

Hissetmeye vakit yok. Akletmeye vakit yok. Fikretmeye vakit yok. Şükretmeye vakit yok. Söylemeye vakit yok. Dinlemeye vakit yok. Durmaya, durulmaya vakit yok. Görmeye, kavramaya vakit yok. Duymaya, dinlenmeye vakit yok. Olmaya, olgunlaşmaya vakit yok. Velhasıl, şu koşar adım dönen dünyada adam gibi, insan gibi yaşamaya vakit yok.

“Bana birazcık vakit ver” dedi endişeli olan. “Olsa dükkan senin!” dedi acelesi olan.

“Bilmez misin a gafil” dedi meczup, “bir an bir nefestir ve her nefes bir hayat!”

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp