Vakit Türkiye vaktidir

Vakit Türkiye vaktidir


Vakit Türkiye vaktidir

 

 

Eski Türkiye, çok talihsiz bir ülkeydi. Şahlanabileceği bütün anlarda demokrasisi de, ekonomisi de, sosyolojisi de kesintiye uğratılmış, her seferinde kolu kanadı kırılmıştı. Üzerine bir de “bizden hiçbir şey olmaz” demeyi marifet sayan bir okumuş-yazmış takımına sahipti. Bir bakıma “öğrenilmiş çaresizliklerin ülkesi” idi Türkiye.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Bundan bir iki sene önce muhtemelen öğretmen emeklisi bir hanımefendiye bir sokak söyleşisinde “dünyanın en çok dış borcu olan ülkesi hangisidir” diye sormuşlardı. Hanımefendi, duraksamadan “Türkiye” demiş ve eklemişti: “Her şeyin en kötüsü Türkiye.”

“Eski Türkiye” öyle bir yerdi. Hem göstergelerimiz berbattı hem de sokakta, orada burada ülkesini “kötü, çok kötü, en kötüsü” diye tanımlamak marifet sayılırdı.

Recep Tayyip Erdoğan, “gelir dağılımı” ile başlayıp “markalaşma” vurgusu yaparak ilerlettiği, “dış politikamızda hiçbir iddiamızdan vazgeçmiyoruz” cümlesini kurup büyük projeler anlatarak bitirdiği seçim beyannamesini okurken şunu düşündüm: Evet, 16 yıldır yaptığı gibi bu sefer de bu anlattıklarının tamamını, tamamına yakınını hayata geçirecek isim Erdoğan’dır.

“Politik ön yargılarınızdan kurtularak değerlendirseniz keşke” dediğim yer de tam burasıdır. Bir siyasi lider olarak Erdoğan “yapacağım” dediği hemen her şeyi hayata geçirmiş bir liderdir.

Dolayısıyla, seçim beyannamesini dinlerken “yapamayacağı şeyleri vadeden bir politikacı” değil “yapacağı şeyleri anlatan bir lider, bir dünya lideri” olarak dinledim Erdoğan’ı. Dinlediğim hususların, Erdoğan’ın “yapacağız” dediği işlerin tamamı beni heyecanlandırdı.

Tarımsal üretimi canlandırma projesi başlı başına çok önemli bir proje. Zaten devasa bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin tarımsal ihracatında 2023 hedefinin 50 milyar dolar olarak konulmuş olması önümüzdeki dönemin “tarım dönemi” olacağını gösteriyor. Sera ve dikey tarım yatırımlarının teşvik edileceği bilgisi ve Somali’de kiralanan tarımsal alanların yatırımcıya açılacak olması da öyle.

Beyannamedeki “özgün projelerle tanınan Türkiye” hedefi, markalaşma desteği, uzay ajansı kurulumu, akıllı ve yeşil kent konseptlerine geçiş, silah ve otomotiv sanayii vurgusundan anladığımız şey ise önümüzdeki dönemin Türkiye açısından “dijital çağa ayak uydurma dönemi” olacağı. Cumhurbaşkanının “araştırma ve geliştirmeye daha çok pay ayıracağız” demesi de bunun bir işareti.

Hep söyledim, yine söyleyeyim: Bizim gibi ülkelerin kalıcı ekonomik istikrar için üretim ekonomisine geçmesi ve güçlü markalar üretmesi kaçınılmaz bir zorunluluk. Görünen o ki bu iki hususta da Erdoğan ve devlet elinden geleni yapacaklar. Şimdi sıra “finans ekonomisinin tatlı kârından biraz olsun vazgeçebilmeyi” göze alabilecek özel sektörde. Faiz sarmalıyla, kur dalgalanmasıyla, finans hareketiyle para kazanan özel sektörün “Türkiye için sorumluluk alma” vakti geldi de geçiyor bile.

Mesele şu: Ekonomin kırılgan olmasın istiyorsan üreteceksin. Devlet üretimi bunca teşvik ediyorken/edecekken üreteceksin. Türkiye’den kazandığını yine Türkiye’ye döndürmek istiyorsan üreteceksin. Bunun başkaca hiçbir yolu yok.

İki husus daha belirteyim. Beyannamedeki kültür-sanat vurgusu önemli fakat daha da önemlisi kütüphane vurgusu… Veriler bize, Türkiye’de kütüphane açma ve işletme oranlarının olağanüstü bir hızla arttığını gösteriyor. Bu artışa bir de beyannamede ortaya konulan “5.000 nüfustan fazla her yerleşim yerine bir kütüphane” hedefi eklenirse gelecek dönemin yayıncılık, okuma kültürü, bilgi ve enformasyona erişim konusunda “altın bir dönem” olması rahatlıkla sağlanabilir.

“Filistin halkı kendi özgür topraklarına sahip olana kadar çabalamaya devam edeceğiz” cümlesi bence dış politika açısından beyannamenin en önemli cümlesi. Suriye’de teröre karşı operasyonların süreceği vurgusu ile Türkiye’nin hinterlandının bir kez daha tam manasıyla tanımlanmış olması ise yeni dönemde dış politikada mevcut katmanın üzerine yeni katmanlar ekleneceğinin bir işaretiydi bana kalırsa.

Ezcümle bir dünya lideri ve 16 yıldır verdiği vaatleri tutan bir siyasetçi olarak Erdoğan’ın 24 Haziran seçimleri için ortaya koyduğu beyannamenin Türkiye’yi “bir dünya markası” haline getirme amacı güttüğünü düşünüyorum. Başkanlık sisteminin getireceği güç ve hız ile bu ivme yakalanacaktır.

Görünen köy kılavuz istemez. “Kaderin rüzgârı” Türkiye’nin ardındadır. Geçenlerde bir kez daha söylemiştim bunu. “Armudun sapı üzümün çöpü” diyerek Erdoğan’ın ve Türkiye’nin yürüyüşünü akamete uğratmaya çalışmanın sorumluluğu taşınabilir, kaldırılabilir, hesabı verilebilir bir sorumluluk değildir. Türkiye’yi -kayıtsızlıkla bile olsa- küresel güç merkezlerinin oyuncağı haline getirecek en küçük adımın hesabını kendimize de, çocuklarımıza da, torunlarımıza da veremeyiz.

Kızacaksınız, darılacaksınız, bilmem ne diyerek gayretimden vazgeçecek değilim: Yanım, bir kez daha Erdoğan’ın yanı, tarafım bir kez daha Erdoğan’ın tarafıdır. Hangi tarihsel eşikte olduğumuzu tam olarak biliyorum çünkü: Ya izzet ya zillet. Bunun arası yoktur.

O yüzden yüksek sesle: Vakit Türkiye vaktidir.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp