Vakit Doluyor, Yapılanlar Kabak Çekirdeğini Doldurmuyor…

Vakit Doluyor, Yapılanlar Kabak Çekirdeğini Doldurmuyor…

Hayat, son sürat finale doğru koşuyor. Müslümanlar ise ergen tavırlar göstererek yaşamı çok yavaş bir şekilde yaşamaya çalışıyorlar. Ellerinden kayıp giden çocuklar, gençler ve yaşlılar bir tarafa kendi hayatlarının kayıp gitmesine de seyirci kalmaktan kendilerini imtina

Vakit Doluyor, Yapılanlar Kabak Çekirdeğini Doldurmuyor…

 

Hayat, son sürat finale doğru koşuyor. Müslümanlar ise ergen tavırlar göstererek yaşamı çok yavaş bir şekilde yaşamaya çalışıyorlar. Ellerinden kayıp giden çocuklar, gençler ve yaşlılar bir tarafa kendi hayatlarının kayıp gitmesine de seyirci kalmaktan kendilerini imtina edemiyorlar

Kıyıda köşede kalan insanların uyarıları ise çok sert bir duvar olan zenginlik, makam, mevkii ve iktidar duvarına çarparak ‘sen ne anlarsın, zaten iyi bilen biri olsaydın, bu saydığın işlerden biri senin olurdu’ denilerek boşa çıkartılıyor. Kulaklar, sağır, gözler ise dik, dik sadece bir şeye dikilmiş durumda öyle beklemektedir. Kalbi dersen o unutulmuş, çalışıp çalışmadığı sadece mekaniğin sorunu olarak addediliyor.

Kafamda delice oluşan soru işte bu durumun sonunda oluşuyor ve gittikçe güçleniyor… Acaba, kıyamet gerçekten çok mu yakın? Kopacak zamana eriştik de biz mi anlamıyoruz? Bu soruları her vicdan kendisine sormalıdır. Yoksa makul ve mantıklı bir izahı varsa dinlemeye hazır bir kulak olduğunu ilan ediyorum…

İslami entelijansiya seçim süreçleriyle öyle yoğun ve yorgun düşüyor ki asli vazifesi şirk ve küfür sisteminin neliğini unutmuş, Müslüman’ca düşünmenin imkânlarını kaybettiği gibi Tağuti düşüncenin hayatı kuşatması karşısında edilgen bir tavır sergiliyor. Hâlbuki kendilerinden beklenen, önce kendi şahsiyetlerini Müslüman’ca kurmak, sonra hayatın Müslüman’ca yaşanabilmesinin ilkelerini ve bu ilkeler üzerinden Müslüman’ca düşünmenin zeminini kurmalarıydılar.

Müslüman’ca düşünmek gibi bir kaygıları olmadığı gibi modern düşüncenin sunduğu düşünme imkânlarını sonuna kadar kullanarak Müslüman kalınacağı zehabına da kapılmaktan geri durmuyorlar. Kendilerine yöneltilen İslami kavramlara burun kıvırarak ‘çok geri kalındığı’ repliği eşliğinde ‘surat asmak hakkımız’ı yanlış bir zeminde kullanıyorlar. İslam’ın fıtratında mevcut bulunan kavramlarla araya mesafe koyarak mevcut yaşam tarzına uyum sağlamayı marifet kabul ederek altıncı yüzyılda yaşanan bir geleneği bugüne taşımanın anlamı yok derler. Hadi biçimsel anlamda söylenen doğru diyelim, peki anlam olarak bu güne taşıdığın bir şey var mı? O da kocaman bir hiçlik…Çünkü hiçliğin umulmaz bir baskın karakter ortaya koyduğu bir zeminde sadece boyun eğen kişilikler hiçliğin anaforunda kaybolmaya mahkûmdurlar. Bunlarda aslında kaybolmuşlar, lakin ilana verilmemişlerdir.

Reel olanın rüzgârına kapılmış olanlar, yabancılaşmayı doruklarda yaşıyorlar. Uyarıları ise ‘şimdi zamanı değil’ diyerek erteleme, aykırı sesleri ise susturmayla meşguller… Savrulma çok yüksek düzeyde, beklentileri ise gayri İslami, ama farkında bile değiller. Mikro ve makro milliyetçiliğin girdabında debelenip duruyorlar. Kendilerine sunulan büyük küçük ulufelere alışkanlık kesbedip, kimliklerini unutmuş durumdadırlar. İstisnalar olmakla birlikte etkin olmanın şartlarına haiz değiller…

 Ahval bu…

Bu ahvalin dışına çıkma isteği, gücü ve becerisi de kalmamış durumdadır. Çünkü dünyanın teşnesi olan bu insanlar, yenilgi, yenilgi büyüyen bir zafer yerine daha büyük bir yenilgiye kucak açmayı marifet kabul ediyorlar. İşin en çarpıcı tarafı ise bu durumu kanıksamış ve hatta bir adım ileri giderek meşru bir zemin olarak görmeleridir.

Durum çok kötü…

Mecalsiz bir toplumun atacağı iyi adımları beklemenin yarattığı yorgunluğun kişilerde oluşturacağı psikolojik travmayı hesaba katmamak elde değil. Son gücünü ise gelecek kaygısı için harcayan ve artık bitme noktasına gelmiş birinden hayır beklemenin bir karşılığı olmasa gerek!

Ama sanki çok güzel şeyler oluyor diye bir beklenti durumu kendini izhar ediyor. Bir arayışın ayak sesleri duyulmaya başlandı… Ancak bu ayak seslerinin bastırılmaması elzem bir durumu işaret ediyor. Çünkü hemen bu ayak seslerinin ihanetle ve en hafifinden erkenci davranmakla suçlanması an meselesidir. Bütün bunlara rağmen iyi şeylerin bir gün ortaya çıkması engellenemez bir durumu çağrıştırır. Bu yüzden iyiyi, güzeli, doğruyu, anlamlı olanı, sevgiyi, merhameti ve şefkati kuşanmalıyız. Ama dert bir değil elvan, elvan denilen türküye gönderme yapmadan da edemiyorum…

En çok da kimseyi beğenmeyenlerin yaptıklarının yıkıcı etkisi ve bunu umursamadan yeni filizlenecek olanı kopartacak hamleleri devam ettirmeleridir. Kendi nefsi ile yüzleşmeyenin başkaları ile yüzleşme ve hepimizi yüzleşmeye davet etmesinin anlamsızlığını algılayacak vasatın olmayışı, yeni bir başlangıç için olumsuz bir zemini işaret ediyor. Mesele sahip olunan bilginin yetersizliğinden çok kendi bilgisini doğru kabul eden inançtır… Böylece kolektif bir şuurun varlığı engellenirken üstad pozları ise kasılmaları beraberinde taşıyor. Kırılmalarda bu kasılmalar üzerinden gerçekleşiyor.

Kendi bilgisine güvenen, ama her zaman yeni bilgi ve bakışlarla kendini zenginleştirmeyi önemli bulan, öğrenmeye açık ve gelişmeden korkmayan, ilişkilere, bilgiye, paylaşıma ve diyaloga açık, yardım etme konusunda gönüllü olan, yardım alma konusunda kapalı olmayan, sorunları, süreç içinde, adım, adım çözüme kavuşturabilir…

Hepimiz suçluyuz, bu durumdan…

Kimse kendisini kandırmasın ve suçu üstünden atmaya kalkmasın. Çünkü ancak suçlu olduğumuzu kabullendiğimizde tövbe etme imkânını kazanabiliriz. Ve başkasını suçlamadan bu konudaki sorumluluğumuzu üstlenmek bize ilahi bir bağış olarak tövbe etmeyi ve kabulünü sağlamayı nasip eder.

Allah muradını en iyi bilendir ve kendi maksadını O’ndan iyi bilen yoktur.

 

 

Abdulaziz Tantik/Düşünce Mektebi

Google+ WhatsApp