Vahiy İslamın’dan Kültür İslamına Savrulmanın Seyri

Vahiy İslamın’dan Kültür İslamına Savrulmanın Seyri

Rasülüllah (sav) Müslümanların aklın sınırlarını aşan ve gayba dair konuları tartışmaktan men eder. Vahiy ile bildirilen akait konularının sadece inanılacak esaslar olduğu itaat etmek ve teslim olmak ile anlaşılır. Bu konuları akıl ile ölçmek iyi niyetli çabalar değildir. Kelamcılar, insan aklının

Vahiy İslamın’dan Kültür İslamına Savrulmanın Seyri

 

A-   KELAM

Rasülüllah (sav) Müslümanların aklın sınırlarını aşan ve gayba dair konuları tartışmaktan men eder. Vahiy ile bildirilen akait konularının sadece inanılacak esaslar olduğu itaat etmek ve teslim olmak ile anlaşılır. Bu konuları akıl ile ölçmek iyi niyetli çabalar değildir.

Kelamcılar, insan aklının ilahi bilgi üzerinde değişiklik yapacak kadar yetkili görüyorlar ki, ilahi bilgiyi tartışabilme, yorumlayabilme arzusunu dile getiriyorlar.

Allah ebedi ayetlerinde, insan aklının sınırlarını belirlemek açısından gayb ile ilgili konuları bildirdiği oranda insanların onları bilebileceğini özellikle belirtir.  Zira “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, onları O’ndan başkası bilemez”(Enam-59)

Allah’ın bildirdiği gayb konularının insanın aklıyla ulaşılamayacak bilgiler olduğu ve Allah resuller aracılığıyla bunları bildirmiş olduğunu ve iman edenlerin inanması istenmiştir. İnsanın akıl ile bulamayacağı bu bilgilerin, peşine düşmeyi ve zanna uymayı men eder.

İslam toplumunda hastalık başlamasıyla kalbinde kötülük olanlar özelikle bu konuları kullanmışlardır. Bunlar; kader, insan iradesi, büyük günah işleyenlerin durumu ve kuranın mahlûk olup olmadığı ile ilgili gayb konularıdır.

Kelami tartışmaların merkezi, muhalefetin rahat olduğu Küfe ve Basra’dır.

Özellikle İslam’a sonradan giren Hristiyan, Zerdüşt ve Putperestler Akait konularında yapılan tartışmaların ana eksenini siyasi çekişmeler ve hedef olarak ta İslam’a yeni girenlerin zihinlerini bulandırmak.

Sahabeler kendilerine sorulan sorulara kuran ve sünnet ışığında cevap bulmaya çalışmış ve başka kaynaklara yönelmemişlerdir.

Tabiin döneminde yazılan kitaplar İslam dışı unsurları silmeyi amaçlar. Hasn Basri ve Katede B.Diame kaderi inkâr edenlere Karşı Kuranı tefsir eder.

İslam toplumunda tartışmalarda naslara dayalı cevapların felsefi kültüre sahip olanlara karşı yeterli olmadığı anlaşılır.

Tartışmaları oluşturanlar, Müslümanların naslarla verdiği cevapları kabul etmiyor. Bundan dolayı Müslümanlar onları kendi silahları olan felsefeyle vurmak için felsefeye yönelmeye başlarlar.

Felsefe tamamen beşeri temelli bir düşünce ve inanç olduğunu, İslam’ın ise ilahi bilgi ve buna bağlı inanç olduğunu bilerek, felsefi tartışmalarda araç niyetiyle kullanmak amacında olanlar zamanla felsefeyi araç olmaktan çıkar amaç olmaya başlar.

İslam’ı inanç noktasında savunma görevini üstlendiğini iddia eden birçok kelamcı bütün düşünce ve tartışmalarda naslardan çok felsefeye dayanır olmuşlardır.

Felsefe inançta bakış açısı ve dayanak noktası haline gelmesinde Mu’tezile kelamcılarının rolü büyük olur. Yunan felsefesini çok iyi bir şekilde öğrenip, İslam’ı bu bakış açısıyla yorumlayan Mu’tezile kelamcıları bir müddet sonra İslam’ı samimi bir şekilde savunmak yerine Felsefeyi amaç edinirler.

Tartışmaların ana konusu; cevher-araz, kemiyet-keyfiyet, birlik-çokluk, Me-kan-yön gibi tamimiyle felsefi konular oluşturur.

Mu’tezile kelamcıları Yunan felsefesini kısmen içeriğini değiştirmişlerse de tamamen benimsemişlerdir.

Kendilerini Ehli Sünnet çizgisinde olmakla niteleyen veya nitelenen kelamcılardan da çoğu, maalesef felsefenin kalıpları içine girmekten kendilerini alamamışlardır.

Felsefeye olan ilgi 11. YY’dan sonra her fırkanın akait kitapları yazmaya başladıkları görülür. Yazılan akait kitaplarının ekserin gayba dair akait esaslarını beşeri akılla anlaşılan biçimleridir. Sadece bazıları nasları dikkate alıp, onların içerisinde beşeri bilgilere dayalı akait esasları oluştururlar. Diğer büyük bir kısmı ise tamamen beşeri bilgiler üzerinden oluşturulmuştur. Her ne kadar problemleri çözme iddiasında olsalar bile yeni sorunların çıkmasına sebep olmuşlardır.

Olumsuz yönlerinden en önemlisi Kuran’ı ve sünnetin akait esaslarını da açıklamak için gönderilmemiş gibi halk bu akait kitaplarına sarılıp, özellikle Kuranı işlevsiz bir hale getirilir. Zaten onun için hidayetin kaynağı olan Kuran’ı değil akait kitaplarını okumalarını tavsiye edilir duruma gelmiştir. Çünkü insanlar kuranı istedikleri gibi yorumlayabilme ve bunun sonucunda yanlış düşüncelere sahip olmalarının engellendiği söylenerek daha sonra Kuran’ın okunması gerektiği söylense de zamanla kuran yerini akait kitapları almıştır.

Kelamın entelektüel bir karakter kazanması, felsefenin metot ve problemlerini benimsemesi, tercümeler dönemiyle zirveye ulaşır. Taftazani’nin değimiyle; “Kelam felsefeyle özdeştir.”

Kelamı savunan bir düşünceye göre; Kelam, diğer düşünce ve inançlara karşı İslam’ı başarı ile savunma görevini üstlendiğidir.

Her Müslümanın olduğu gibi özellikle âlimlerin İslam’ı savunma görevi vardır, Fakat İslam’ı savunmanın en önemli özelliği, onun saflığını ve esasını bozmadan, yıpratmadan değiştirmeden olması gerektiği gibi yapmaktır. Kelamcıların İslam’ı savunmaktan ziyade İslam dışı unsurları İslami bir renk altında Müslümanların inançlarına geçiş yaptırdıkları görülür.

Ünlü Kelamcı El-İci “Kelam ilmi, delil iradı ve şüphenin izalesiyle akait-i diniyyenin ispatıdır.”

Taftazani; “İslam’ın akideleri hakkında onda bilgi verilir. Gayesi hem dünya hem de ahiret saadetidir”

Kelam esas olarak akait denilen inanç konularıyla ilgilenir. Ameli konular onun ilgi alanına girmez. Felsefi bakış açısıyla kelam diyalektik tartışma metoduyla inancın savunulmasıdır.

Kelam; Usul El-Din, el-Fıkh’ul Ekber veya el-Tevhit ve’l Sıfat isimleriyle ona yüce bir anlam yükleyerek isimlendirilmiştir.

Kelamla karşı Âlimler;

Ebu Hanife: O hiç kimsenin, Allah’ın vahiyle gönderdiği esaslar dışında inanç ve düşünce üretemeyeceğini, bunu yaparsa kabul edilmeyeceğini belirtir. “Bir Müslümanın tavrını belirleyen nitelik ve güzelliktir. İnsanların ihdas ettikleri ve kendilerinden ortaya koydukları şey, onları hidayete ulaştırmaz. Asıl olan Kuranın ve Peygamberin ve davet ettiği ve ashabının ortaya koyduğu Bundan başkası ile amel edenler bid’atçı ve kendilerinden ihdas edicilerdir.”

Ebu Yusuf: Kelam öğrenmek bir çeşit zındıklığı öğrenmek gibi kabul eder, kelamı bilmek insanın cehaletini artırır.

İmam Şafi: Bir kişi “isim müsemma değildir” dediğini işitirseniz bilin ki o kelamcıdır, dinsizdir. Bu nedenle kelamı gerçekten tanıyanın, o şahıstan yırtıcı aslandan kaçar gibi kaçacağını belirtir. “Kelamla ilgilenenlerin söylediği her şey İslam’a tersti. Ayrıca “kelamcıları ibret olsun diye sopa ile dövüp halkın arasında gezdirmek gerekir” fetvasını vermiştir.

İmam Malik: “Kelamcıların şahitliği kabul edilmediği gibi itikatları da bozuktur” demektedir.

İmam Gazali: Kelami delillerle vahiy İslam’ına ulaşacağını sanan büyük bir yanılgı içindedir.

İbni Teymiye: Kelamla ilgilenmek, “sarp bir kayanın tepesindeki cılız bir devenin etini ele geçirmeye benzer. Ne tepe çıkılır gibidir, ne de et bu zahmete değer”

Şehristani: “Vallahi ilim öğretilen yerlerin hepsini dolaştım, gözümü her yerde dolaştırdım. Hayretinden elini şakağına dayayarak kara kara düşünen veya dişlerini sökecek kadar pişmanlık duyan kimseden başkasını görmedim.”

Kelama karşı olan diğer bazı alimler; İmamul Haremeyn Cuveyni, , İbni Teymiyye, Ali Kari, Molla Hüsrev vb.

İslam diğer inançların kaynaşmasında ve böylelikle kültür İslam’ının oluşmasında ve İslami kaygılara sahip olmayan entelektüel tipler tarafından kabul görse de İslam âlimleri tarafından kabul görmemiştir.

Sonuç olarak; İslam denildiğinde anlaşılan şeyin içeresinden, bütün İslam dışı unsurları ayıklamak veya bu unsurların İslam’la hiç hiçbir ilgisi olmadan Vahiy İslam’ının bütün safiyetiyle ortaya koymaları gerekir.

B-    FELSEFE

Felsefi kültüre sahip kişilerin Müslüman toplumun mensupları haline gelmeleri Müslümanların felsefeyle karşılaşmalarının ilk safhasını oluşturur. Cundişapur, Nusaybin Antakya, İskenderiye gibi yerlerdeki faal felsefe-bilim okulları Müslüman ülkesinin sınırları içeresinde kaldığı gibi, buralarda faaliyet gösteren felsefe ve bilim insanları da başta yönetim olmak üzere toplumun önemli kilit noktalarında yerlerini alırlar. Böylelikle Müslüman toplumunda felsefeye ilgi gösterenler gün geçtikçe artar.

Felsefenin en büyük destekçisi kesilen Me’mun rüyasında Aristo’yu görecek kadar bu işe ilgi göstermesinin geri planında Mu’tezile kelamcı ekole karşı olan ilgisinden kaynaklanmaktadır.

Me’mun’un devletin imkânları ile tercüme ettirmeye çalıştığı felsefe kitapları, Müslümanlarla felsefenin karşılaşmasını sağlayan ikinci safhadır. Bu dönemden sonra tercümeyi telif dönemi takip eder.

Önceleri felsefe kitapları okumakla elde ettikleri felsefi birikimlerini kitaplaştırarak daha yeni felsefi kitapları yazarlar.

Sonuç olarak; felsefeyi konuşma ve tartışmalarda araç olarak kullanan kelamcıların yansıra, asıl ilgi alanları haline getiren klişeler çıkmaya başlar.

Kaynaklara göre felsefeyi ilgi alanı haline getiren ilk Müslüman Ebu’l Abbas İranşehri, İlk Müslüman filozof is El Kindi olur. El Kindi ile ilk sistemli felsefi hareket başlamış olur.

Dinin temel özelliklerinden, varlığın ve varoluşun nedenini açıklama özelliği, felsefenin de ilgi alanı içeresinde yer alır. Varlık nedir?, Sonrası ne olacak ?, var oluşun bir gayesi var mıdır?, varsa bu gaye nedir? … vs. gibi konulara din vahiy ışığında cevaplarken, Felsefe dine rağmen bu duruma sahip çıkarak beşeri bilgiyle cevap iddiasını taşır.

Bu vesileyle aynı sorulara farklı kaynaklarla cevap verme din ile felsefe arasındaki çatışmayı zorunlu kılar.

Zira felsefe dini kabul edecek olsa, kendi fonksiyonunu (beşeri cevap imkânını) kaybeder, ortada felsefe kalmaz. Onun için felsefenin var olabilmesi; “Dine rağmen” özelliğini zorunlu kılar.

İslam kesin şüphesiz cevaplar getiren bir dindir. İslam’a rağmen felsefe yapmak kolay olmadığını görenler İslam’a muhalif olmadan din-felsefe beraberliğini oluşturmaya gayret gösterirler.

Bunlara göre din ve felsefe aynı hakikatin değişik ifade ediliş biçimleridir. Bu nedenle onlar din felsefe karşıtlığından bahsetmenin anlamsız olduğunu açıklarlar.  Onlara göre din ve felsefe aynı memeden emmiş öz kardeştirler.

Filozoflara göre hakikat tektir. Eğer buna rağmen felsefe ile din arasında bazı ayrılıklar görülüyorsa hatta bazen ayrılıklar görülüyorsa, hatta zıtlık biçiminde bile açığa çıkarsa bile bunun sebebi dindir. Onlara göre bu zıtlığın sebebinin din görülmesinin nedeni ise, dinin halk için (cahil insanlar için) gelmiş olması ve hakikati halkın anlamasını sağlamak için sembollerle ifade etmesinden kaynaklanır. İşte bu sebeple sembollerin değişik yorumlanması değişik inanç ve anlayışlara yol açmaktadır. Felsefe ise hakikati olduğu gibi ifade eder ve yanlış anlaşılmalara neden olmaz Bundan dolayı dini anlamak için onun bildirdiklerinin felsefeye göre uygun şekilde tevil etmek gerekir. Bu ise filozofun başarabileceği iştir. Bu yapıldığında felsefe ile din arasındaki ayrılıklar kalkmış olur.

Filozofların söz ve düşüncelerinde dine karşı şeyler görülüyorsa bunun nedeninin normal insanların (filozof olmayanların) bilgilerinin yetersizliğinden kaynaklandığı inancı genel kabul görür. Böylece felsefe; zeki, aydın ve toplumda sayıları az olan bu insanların kavrayabileceği bir şeydir. Toplumda böylelikle meşru ve saygın bir zemin hazırlayan filozoflar sinsice dine saldırma aşamasına geçerler. Onlara göre din,  Peygamber tarafından beli bir zamanda, belli bir dine gönderilmiştir.

Hâlbuki felsefenin zamanı ve coğrafyası yoktur, o evrenseldir. Felsefenin dine karşı olan bu benzeri üstünlükleri hakikati en iyi ve saf biçemiyle felsefenin gösterebileceği görüşüne yol açar bu nedenle eski filozofların eserlerini şeran okumak vacip olmuştur.

Bu düşüncelerin etkisiyle  9.YY dan itibaren Eski Yunan’ı aynı bugünkü gibi her şekliyle taklit edenler çıkar. Bu filozoflar aynı zamanda Yunan felsefesini mantığını, inancını İslami örtü altında “İslamileştiren” kişilerdir.

Felsefenin Müslüman toplumuna girişi ve İslam’ın insanlar tarafından anlaşılan bazı esasları bozulup, kendisinin hakikati ifade eden asıl düşünce tarzı olduğunu ilan ediş, halkın gelenekleşmiş ve dejenere olmuş İslam anlayışını taamıyla bozar.

Devlet desteğini filozoflardan yana olduğu için gerçek anlamda âlimler bu duruma karşı çıksa da seslerini duyuramazlar.

Kendi düşüncelerini kabul ettirmeyi başaran filozoflar, çoğu zaman İslam’ın en temel esaslarına zıt duruma düştüklerinde kendilerinin de Müslümanlar gibi inandıklarını söyleyerek kendilerini çeşitli ithamlardan kurtarmayı başarmışlardır. Onlar dinin sadece inanılmak için gelmiş esaslar olduğunu kanaatini yayar ve Peygambere vahyedilenle, filozofun elde ettiği bilginin aynılığını(!) iddia ederler.

Felsefeciler, Aristo,  Ploton ve Kuranda doğru söylediğinin kabul ederek Kuranı anlamak için tevil etmek gerekir derler ve bu amaçla kuran ayetlerini istedikleri gibi yorumlayıp anlamlandırırlar. Bu doğrultuda Kuranda bazı süre başlarında bulunan harflere dayalı tefsirler yazdıkları gibi Zerdüştlükle İslam’ı kuranın bazı ayetlerini tevil ederek aynı göstermeye çalışanlar bile çıkar. Bazıları Aristo ve Platon felsefesinin doğruluğunu (!) ayetleri tevil ederek göstermeye çalışırlar.

Bazı İslam Filozoflarının Felsefe-Din çalışmaları;

El Kindi(Irak): Kuran hükümlerini tevil ederek vahyi felsefeyle aynı gösterme çalışmasında, çok fazla problem çıkmaz çünkü onun tevilleri kuran ayetlerini değiştirmeye yönelik değildir. Genellikle yaptığı ayetler ile filozofların görüşlerini yan yana koymak biçemindedir.

İbni Sina(Özbekistan): Ayetlerin anlamlarını açıkça çarpıtarak İslam’ı Yunan felsefesinin kalıplarını uydurmaya çalışır.  İbni Sina, Farabi’ye nazaran daha fazla İslami kavram ve unsurları asıl anlamlarının çok dışında anlamlar içerecek şekilde kullanama, kendine özgü bir felsefe inanç oluşturma gayreti taşır. Ona göre Peygamberin Cebrail gibi bir varlıkla görüşmesinin imkânsız olduğunu çünkü Peygamberliğin parapsikoloji ve metapsişik olay olduğunu belirtir. Kendi düşünce ve fikirlerinin de “Vahiy olarak nitelenen bilgiden” farksız olduğunu belirtir. Allah inancı Âlemlerin rabbi olan Allah değil daha çok Aristo’nun inandığı tanrı kavramına inanır.  Ona göre ahirette bedenin dirilmesi yoktur. Peygamberin kitleleri kontrol altında tutması, insanların hayatlarına çeki düzen vermesi için zihninden doğan hayali bir “mit” olduğunu iddia eder. Ona göre akla göre yaşamak cennet, hayal alemi ise cehennemdir. Hisler âlemi ise kabir âlemidir. Dolayısıyla yaşasan hayattan öte ahiret hayatını inkâr eder ve Tanrının gücünün ancak madde ile sınırlı olduğunu ve sadece külli olanları bilebileceğini iddia eder.

Farabi(Suriye): İslami kaygıları birçok filozofa göre daha az olan kişidir. Farabi taklit edilmeye layık olarak gördüğü Platon ve Aristo’nun fikirlerini hakikati ifade ettikleri ve değişik filozofların hakikati ifadelerinde açığa çıkan farklılıkların hakikatin yapısına uygun olduğu inancıyla birleştirip aynı gösterme gayretleri taşır. Onun görüşünün Kuran’a ters olup olmaması hiç önemli değildir. Ona gör vahiy akıllar arası bir ilişkiden doğan bir şeydir. Ayrıcalıklı başka bir özelliği yoktur. Peygamber ise vahiyi elde etmiş kişi olarak saadeti elde etmiş birsidir. Fakat filozof ondan geri kalmaz. Hatta daha ileridir. Filozofun hakikati açık ve tam olarak bildirmesine karşılık, muhatabı halk olduğu için peygamberin halkı ahlak ve erdeme çekebilmek için cennet cehennem hesap günü gibi aslı astarı olmayan(haşa) sembolik şeyleri kullandığını, asıl amacının filozofun yapmaya çalıştığının en basit şekli olduğunu belirtir.

Farabi, toplum ve siyaset konularında Platonun düşüncelerini taklit ederek “İdeal Toplum” tipi tasarlar. Kabul edilen hüküm ve bu hükümüm kaynağı konusunun kişinin Müslüman veya kâfir saflarındaki yerini belirleyecek kadar İslam açısından önemli bir konu olmasına rağmen Farabi’yi hüküm ve kaynağı konusu hiç ilgilendirmez. Zaten onun tasarladığı devlet tipindeki yönetici, kendinden önceki yönetimle ilgili kanunları bilen ve kanun yapabilen “Şa’ri” birisidir.

Aristo’ya büyük bir hayranlık duydan Farabi’ye göre, Aristo en mükemmel insan ve “İlk Öğretmen” dir. O Filozof-Peygamber karşılaştırması yapar ve üstünlüğü Filozofa verir. Bu görüşteki delili ise; peygamberin isteği ve arzusu olmadığı durumda vahiy aldığını hâlbuki filozofun gayret sarf ederek ilahi bilgiyi (hakikati) elde ettiği, bu nedenle çalışanın çalışmayandan her zaman üstün olacağı biçimindedir. O böylesi bir iddianın etkisiyle tepki çekeceğini korkusunun etkisiyle filozofun vahyi, insanlara iletme anlamındaki peygamberlikten üstün olduğunu ancak peygamberin filozofluk yönünün de bulunduğu için peygamberin sadece filozof olan şahsiyetlerden, filozofluklarının yanı sıra diğer özelliklere fazladan sahip olmaları nedeniyle üstün oldukları gibi çarpık bir iddia ileri sürer. Ancak bunun hemen arkasından bazı te’villere kaçar ve gerçeklere peygamberin ameli ve ahlakı hikmeti bildiğini filozofun ise hem ameli ve ahlakı hikmeti bunun yanı sıra, birde nazari hikmeti bildiğini ve bu nedenle filozofun üstün olduğunu tartışılmaz olduğunu bildirir. Yeniden dirilişi dolayısıyla ahirette cismani dirilişin bir teşbih olduğunu ve Tanrının gücünün ancak madde ile sınırlı olduğunu ve sadece külli olanları bilebileceğini iddia eder. Farabi İslam filozofları arasında İslam’a en uzak duran filozoftur.

Aristo’nun Tanrı İnancı: Aristo’ya göre tanrı vardır ve zorunludur. Ancak onun, yoktan var etme gibi bir sıfatı yoktur. Aristo’nun inancındaki tanrı, malzemesini hazır bulan ve kendi iradesi olmadan bu malzemeye şekil veren bir tanrıdır. Yani bir anlamıyla mimar tanrıdır. Üstelik te evrene şekli kendi isteği ile vermemiştir. Hareketsizdir. Şayet hareket etmek istese başka hareket ettiriciye muhtaç olur. Ona göre tanrı maddesiz formsuzdur.

Zekeriya Er-Razi(İran): Mezdek dinini inceleyip benimsediği gibi, peygamberlikle ilgili olarak ta Brahman dininin iddialarını benimser. Brahman dinine göre, peygamberlik diye bir şey yoktur. Onlara göre peygamber olduğunu iddia eden herkes yalan söylemiştir.  Bu inanca göre bütün dinlerin amacı birdir. Onun için ne dine ne de peygambere ihtiyaç yoktur. Cismani dirilişi inkâr eder ve ruhun ölümsüzlüğünü savunur. Tanrını var olduğunu ancak ezeli başka varlıkların da bulunduğunu savunur. Ezeli varlıklar olarak: Boşluk, zaman, ruh(ışık), madde(karanlık). Ruh ona göre bedenden bedene geçerek(tenasüh) yaşamaya devam eder.

İhvan El Safa(Temizlik Kardeşleri): Batıni ve bir yönüyle İsmail’i ekolden diğer bir yönüyle tasavvufi olan bu grup, Batınilik, tasavvuf ve felsefe arasında köprü kurar. Cismani dirilişi inkâr ederler, şeytan diye bir varlığın da olmadığını iddia ederler. Onlara gaflet uykusundan uyanmanın tek diriliş olduğunu ve başka bir diriliş olmadığını, Tanrını kainatın yaratıcısı olmadığını hatta kainatı yaratan bir tanrı yoktur, Kainatı Nefs El Kulli yaratmıştır. Tanrı ile evren arasındaki ilişki bu kadardır. Onlara göre İdeal İnsan; Doğu İran Kökenli, Arap inançlı, Irak(Babil) eğitimli, İbrani ferasetli, havari tavırlı, keşiş saygılı, yunanlı gibi bilimci, Hintli gibi gizemci ve en önemlisi sufi karekterlidir.

Suhreverdi(İran): Zerdüşt geçmişe sahip bir ailenin mensubudur. Onun bu yönü düşüncelerine de yansımıştır. Zerdüşt dinin etkili olduğu bir felsefi sistem oluşturmuştur. Onun felsefesinde Platon Aristo felsefesinin yanı sıra Hermetizm, Pisagorculuk ve Empodokles’in etkilerini de bulmak mümkündür. Felsefesinde Zerdüştlüğün İyilik kötülük tanrılarının inancını nur-zulmet inancı biçiminde devam ettirmiştir. Ayrıca zerdüştlüğün Evreni yaratma ve yönetmede fail olan tanrı ile evren arasındaki irtibatı sağlayan aracı varlıkların inancını kabul eder. Tanrıyı tamamen pasifize olmuş hiçbir şey yapmayan tanrı inancına çevirerek kabul ederler. Onun özellikle zulmet ve nur konusundaki düşünceleri daha sonraları tasavvufun bünyesinde varlığını devam ettirir.  Zerdüştlüğe bağlılığını şöyle ifa eder; “Eski İranlılarda Allah tarafından yönetilen bir topluluk vardı. Ullu hakimler ki bunlar Mecusilerden çok farklı idiler Allah tarafından hidayete mazhar oldular. Onların Yüce Işık(nur, işrak) öğretisi ki bu öğretiye Eflatun ve selefleri de tanıklık etmektedir. “ demektedir. O felsefeye başlarken Aristo’yu rüyasında görmüş ve kendisini bilmenin yüceliğinden bahsetmiştir. Varlıkların var oluşunu platondan aldığı sudur nazariyesi ile açıklayarak varlıkların Kategoriler halinde Ayrılmasını kabul etmez. Bunu anlamsız bulur. Hakikati Evren-Tanrı bütünlüğü oluşturur. Bu nedenle, madde-şekil, yaratan –yaratılan, varlık –yokluk ayrımlarına karşı çıkar. Ayrım yapılacaksa çok-az olarak yapılmalıdır. Ona göre insan kusurlu Tanrı, Tanrı ise kusursuz insandır.  Bütün var olanlar ezeli olduğunu iddia eder.

İbni Rüşt(İspanya): Peygamberliğin gerçek olduğunu fakat felsefe aracılığıyla elde edilen bilginin daha yüce olduğunu iddia eder. Ona göre uyulmaya en layık kişi Aristo’dur. Kurandaki” deki; fazıl ve ihsan Allah’ındır onu istediğine verir” ayetinde Aristo’ya işaret ettiğini söyler. Aristo’ya bağlılığı vahyin önündedir. Bu nedenle vahiy ile felsefenin çatıştığı durumlarda vahyi te’vil etmeyi gerekli bulur. Bunun sonucunda Aristo’nun kitaplarının uzun, orta ve kısa olmak üzere külliyetüçer ayrı şerhini yaparak kitaplaştırır o bu özelliğiyle de Batının köklerine kavuşması olan Rönesans hareketinin oluşumunda etkin rol alıp batılı düşünürlerin takdir ve güvenini kazanmıştır. Aristo’nun düşündüğü tanrı inancını vahyin bildirdiği Allah inancıyla aynılaştırmaya çalışır. İbni Rüşt Tanrının şekil verici özelliğini kabul etmez akla aykırı bulur. Üç ezeli varlığına işaret eder; Tanrı: madde ve şekil. Tanrının varlık üzerindeki etkisi ilk hareketi vermekle sınırlandırır. Ondan sonra kâinat kendi kendini yönetmektedir. Tanrının evreni doğrudan yönetip kontrol etmediğini aracı başka varlıkların olduğunu ve bununda Tanrıdan sudur etmiş “Akılar” olduğunu savunur.

Cismani dirilişi bazen kabul eder bazen bunun akli ve felsefi açıdan imkânsız olduğunu belirtir. Külliyat baki, cüzziyat ise fanidir ona göre Oluşturdukları düşünce sisteminde bütün malzemelerin, başta Yunan filozofları olmak üzere, Hint, Fars, Mısır kültürlerinden alarak Müslüman toplumunda orijinal hale gelen filozoflar kendilerini meşrulaştırmak için isimlerinin başına İslam takısını koyarak İslam filozofu olurlar onların İslam’la tek bağlantısı hâlbuki Müslüman coğrafyada olmalarından başka bir ley değildir.

İslam Filozoflarına Yapılan Eleştiriler;

 Bruni(Özbekistan): İslam filozoflarının yanlış yapmalarının temel sebebi, Aristo’nun görüşlerinde bir yanlışlık ihtimali olmadığına inanıp ona saygıda aşırı gitmeleridir. Hâlbuki onlar; Aristo’nun yanlışlardan korunmuş ve masum olduğunu iddia etmediğini ve kapasitesi dâhilinde en iyi şeklinde teori geliştirmeye çalıştığını biliyorlar.

Eşari(Irak): Eşari felsefeye karşı yine felsefenin yöntemlerini kullanarak İslam’ı savunması büyük ölçüde başarılı olur. Ancak ondan sonra felsefenin Müslümanlar arasındaki olumsuzlukları devam eder.

Gazali(İran): Filozofları üçe ayırır. Dehriyun(Materyalist), Tabiiyun(Naturalist) ve İlahiyun(Metafizikçi) Gazali İslam filozoflarına “küfür ve İlhad damgası vurmak gerekir” demektedir. Özellikle Farabi ve İbni Sina’yı yirmi konuda İslam’a muhalif bulmuştur. Üç konuyla küfre girdiklerini iddia etmektedir bunlar; 1-Kâinatın ezeli olduğunu iddia etmeleri, 2- Ölümden sonra cismani dirilişi inkâr etmeleri, 3- Allah’ın cuz’iyatını bilmediğini söylemeleridir.

Gazali yaptığı sözlü eleştirilerinin yanında kitaplar da yazmıştır. Tehafut el Felasife isimli kitapta felsefeyi 4 asır süren hâkimiyetini bitirir ve tahtından indirir. Onun başarısının daha çok hem felsefeyi hem de İslam’ı çok iyi bilmesinden kaynaklanır. Daha önceki İslam felsefecilerinin felsefeyi çok iyi bilmemeleri onların bu konuda hataya ittiği gibi felsefeyi de güçlendirmiştir. Her ne kadar Gazali felsefeye karşı mücadelesi etkili olmuşsa da sonraları tasavvuf ve kelam adı altında yeniden canlılık kazanmıştır.

İbni Teymiye(Urfa): Gazalinin başardığı işi bir üst aşamaya çıkararak Gazali gibi felsefeyi felsefe ile vurma yöntemini kullanmış ve gelen eleştirilere karşı İslam’ın esaslarını gösterip onları tamamıyla açığa çıkarır.

Felsefenin Yeniden Canlanması:

Felsefenin kelamın bünyesinde varlığını devam ettirmesini büyük oranda, kelamcı olduğu kadar felsefeci olan Fahreddin Raziye borçludur. Görünürde felsefeye düşman olarak görünse de felsefeyi Kelam sistemi içinde kullanmayı başarmıştır. Razi Kelam ile felsefeyi mükemmel bir şekilde iki öz kardeşin beraberliğini sağlamıştır.

Sonuç olarak; Felsefe etkinliğini kaybetme tehlikesi yaşayınca, Kelam ve tasavvuf örtüsü altında kendini halka kabul ettirme imkânı bulmuşlardır. En büyük başarıları ise günümüze kadar büyük İslam filozofu olarak anılmalarıdır. Seyyid Kutup konuyla ilgili “Vahiy İslam’ının içine giren İslam dışı unsurların oluşturduğu kültür İslam’ından tamamen kurtulmak gerekmektedir” demektedir.*

 

 

haydar öztürk

iktibas dergisi

Google+ WhatsApp