VAHİY ALLAH’I TANITAN EN İYİ KILAVUZDUR

VAHİY ALLAH’I TANITAN EN İYİ KILAVUZDUR


VAHİY ALLAH’I TANITAN EN İYİ KILAVUZDUR

Mustafa İSLAMOĞLU

Vahyin inşa ettiği hayatın merkezinde Allah vardır. Merkezinde Allah’ın olduğu bir hayatın iki kanadı vardır: Tevhîd ve adalet. Tevhîd kanadı insan-Hâlık ilişkisini, adalet kanadı insan-mahlûk ilişkisini temsil eder. İnsan ancak bu iki kanat sağlam olursa, sonsuz saadet menziline doğru uçabilir. Bu iki kanatla uçarsa, gerçek özgürlüğe kavuşabilir. O özgürlük, insanı ayartıcı benliğinin isteklerine boyun eğdiren değil, ayartıcı benliğin köleliğinden kurtarıp Allah’a kul kılan sahici, kalıcı ve değer üretici özgürlüktür. Bu iki kanattan biri veya ikisi kırıksa, o insan teki veya toplumu, yaralı bir kuş gibi çırpınmaktan, hayatı hem kendisine hem de başkalarına zindan etmekten kurtulamaz.

Allah’ı gereği gibi tanımadan ve anlamadan, Allah’a gereği gibi kulluk edilemez. Bu kesin. Kesin olan bir şey daha var: esmâ-i hüsnâ bilinmeden, Allah gereği gibi tanınamaz.

İnsan ve kâinat… Bu ikisi Allah’ın iki büyük projesidir. İnsan Allah’ın projesi olduğu içindir ki, “Allah insana şahdamarından daha yakındır”. Kâinat Allah’ın projesi olduğu içindir ki, “Allah göklerin ve yerin nurudur”, bir başka söyleyişle; “Allah kâinatın ruhudur”.

İnsan, vahyin ifadesiyle, “en güzel kıvamda” (ahsen-i takvim) yaratılmıştır. İnsan “yeryüzünün halifesi” kılınmıştır. Yeryüzünü̈ imar sorumluluğu insana verilmiştir. Yeryüzündeki mimarlığını hakkıyla yapabilmesi için de külli iradeden insana bir pay verilmiştir. Zira mimarlık tasarım gerektirir, tasarım akıl gerektirir, akıl irade gerektirir. Hâsılı kelam, insanın yeryüzündeki görevi, yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmektir. Bu, insanın sorumluluğudur. İnsan bu sorumluluğu, ancak, kendisini bu amaçla yaratan Allah’ı tanıyıp anlayarak yerine getirebilir.

İnsanın bu görevi bihakkın yerine getirebilmesi için, iki hususu sürekli akılda tutması şarttır:

Birincisi: Yaratılıştan ilâhî emeğe mazhar olduğunu, özel yeteneklerle takviye edildiğini, en güzel kıvamda yaratıldığını, akıl, irade ve vicdan ile donatıldığını…

İkincisi: Sınırsız değil sınırlı bir varlık olduğunu, zaaflara sahip olduğunu, acziyetini, kayıtlı olduğunu, kibir ve gurura kapılmaması gerektiğini, üst bir kudrete muhtaç olduğunu… Bu gerçekleri unuttuğu zaman, insan kendini kaybeder. Kendini kaybeden sorumluluğunu yerine getiremez. İnsanın sınırlı, yetersiz, aciz ve ölümlü̈ bir varlık olduğunu hatırlatmanın bir yolu da sınırsız, sonsuz, mutlak, kendi kendine yeten, eşsiz, benzersiz tek varlığın Allah olduğunun hatırlatılmasıdır.

Bu bağlamda esmâ-i hüsnânın iki işlevi vardır:

  1. İnsana Allah’ı tanıtmak, O’nun sonsuz, mutlak, eşsiz, benzersiz bir Halık olduğunu hatırlatmak.
  2. İnsana kendisini tanıtmak, insanın sonlu, sınırlı, eşi ve benzeri olan bir mahlûk olduğunu hatırlatmak.

Esmâ-i hüsnâ, insana “Sen Tanrı değilsin!” uyarısıdır. Zira insan Tanrı rolünü̈ oynamaya kalkıştığında, sadece Tanrı olamamakla kalmamakta, insanlıktan da çıkmaktadır. İnsanlıktan çıkan bir sahte tanrı, haddini bilmezliğin gayyasına yuvarlanmış demektir. Böyle biri, en çok kendi türü̈ için tehdit oluşturur. İşte esmâ-i hüsnâ, insanı kendi türü̈ için tehdit olmaktan koruyan bir işleve sahiptir. İnsan, kendisi için yazılan ilâhî senaryodaki rolünü̈ ancak insan kalarak başarıyla oynayabilir. Bu da esmâ-i hüsnâ ile inşa olmuş bir akıl ister. Ancak böyle bir akıl insanlıktan “tek bir ümmet” olarak söz eden vahyi içselleştirebilir. Ancak böyle bir akıl, insanı, “ortak kötü”yü ifade eden munker’e karşı, Kur’an’ın maruf adını verdiği “insanlığın ortak değerleri” etrafında birleştirecektir. İnsan ve kâinat Allah’ın projesidir, dedik. İnsan Allah’ın kendisi için biçtiği rolü̈ bihakkın oynarsa, Allah insanın kâinata açılmasına izin verecektir. Kâinat projesinde insanı istihdam edecektir. Böylece insan, kâinattaki diğer iradeli varlıklarla bilişme ve buluşmanın yollarını arayacaktır. Bu sayede cihanşümul İslam’dan/ barıştan, alemşumul İslam’a/barışa giden yol açılacaktır. Yok, eğer insan Allah’ın kendisi için biçtiği rolün hakkını vermezse, Allah ona kâinatın kapılarını açmayacaktır. İnsanın önü̈ tıkanmış olacak ve insan, elleriyle ifsat ettiği şu yerkürede sıkışıp kalacaktır. Belki insanın yerine kâinattaki başka iradeli varlıkların önünü̈ açacak, belki vahyinde vaat ettiği gibi insandan daha iyisini yaratarak insana mecbur olmadığını gösterecektir. Böylece Allah kâinat projesinde insanın yerine başka iradeli varlıkları görevlendirecek, insan ise halefi olduğu kendisinden önceki iradeli varlık gibi, gözden çıkarılmış olacaktır. İnsanın ezeli mazi ve ebedi istikbaliyle bütün âlemlerdeki yolculuğu, Allah’tan… Allah’a doğru… Allah ile birlikte… bir yolculuktur. “Biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz” ayeti insanın bitimsiz yolculuğunun “Allah’tan” ve “Allah’a doğru” kısmını ifade ederken, “Biz kulumuza şahdamarından daha yakınız” ayeti, bu yolculuğun “Allah ile birlikte” olan kısmını ifade eder. Bir Medenîyetin aklı şu üç varlığı hangi sıraya ve nasıl bir ilişki biçimine göre algıladığıyla ölçülür: Allah-insan-tabiat. Allah-insan-tabiat ilişkisinde insana ve tabiata hiçbir manevra alanı tanımayan düşünce, Teizm olarak adlandırılmıştır. Allah’ı insandan ve tabiattan tamamıyla bağımsız ve ilgisiz gören düşünce Deizm olarak adlandırılmıştır. Bunları birbirinin aynı gören düşünce ise Panteizm olarak adlandırılmıştır. Kur’an’ın esmâ-i hüsnâ ile talim ettiği yol, bunların üçünün de dışındadır. Kur’an, Allah’ı mutlak tenzih ile insandan ve tabiattan koparan bir akla; “O’nun insana şahdamarından daha yakın” olduğunu, “Göklerin de yerlerin de ilâhı” olduğunu hatırlatır. Allah’ı yarattıklarından herhangi birine benzeten veya onlarla iç içe telakki eden bir akla ise; “O hiçbir şeyin benzeri gibi değildir”, “O mutlak aşkındır” ayetleriyle seslenir.

Kâinattaki Akış, İlâhî Davranışın Ta Kendisidir

Varlık her an yeniden yaratılmakta, Allah’ın Hallak ismi bütün bir kâinatta her an tecellî etmektedir. İnsan gibi iradeli varlıkların tercihi, bir sonraki ilâhî yaratış ile bir önceki yaratış arasındaki farklılığı belirlemektedir. İnsanın eylemi, bu sayede Allah’ın eylemiyle buluşmaktadır. Esmâ-i hüsnâ, biri mukayyet diğeri mutlak, biri sınırlı diğeri sınırsız, biri eşli ve benzerli diğeri eşsiz ve benzersiz olan bu iki eylemin buluşma limitlerini, alanlarını ve imkânlarını gösteren ilâhî bir çizelgedir. Vicdan, insandaki beytullah’tır. Yani, “Allah’ın evi”dir. İnsan, beşerlikten insanlığa adım attığı günden beri, vicdanında Allah’ı hep yaşatmıştır. Bu yüzden mutlak Ateizm imkânsızdır. Zira vicdan boş kalmaz, olsa olsa vicdanın üzeri ‘küfür’ perdesiyle örtülür ve sesi kesilir, o kadar. Kur’an’ın ifadesiyle, insanlık tarihinde peygamber gönderilmemiş toplum yoktur (10:47; 35:24; 4:165). Bunların kimisinin kıssası anlatılmış, kimisinin ise anlatılmamıştır (40:78). Tüm peygamberler, insanlığı Allah’a çağırmakla, insanlığı kendi vicdanına çağırmıştır. Fakat zaman içinde peygamberlerin talim ettiği Allah tasavvuru bozulmuş, yerini kültür ve çevrenin şekillendirdiği bozuk tasavvurlar almıştır. Yine de vahiylerle tebliğ edilen Yaratıcı tasavvuru, en bozuk kültürler içinde bile yaşaya gelmiştir. Sümer ve Asur gibi Mezopotamya uygarlıklarında Anu, başta Arap ve İbrani olmak üzere tüm Sami kavimlerde El, Eski Mısır’da Ra ve Amon, Kadim Yunan’da Zeus, Brahmanizm’de Brahma, Hindu dininde Krişna, Eski Çinde Lao-Tien-Yeh, Antik Avrupa’da Ziu, Eski İskandinavya’da Aesir, Roma’da Jüpiter ve Apollon, Eski Türkler’de Tengri ve Çalap, Eski İran’da Ahura-Mazda, Mani dininde Zervan adı verilen ve tüm bu kültürlerde “tanrılar tanrısı” veya “baş tanrı” olarak adlandırılan varlık, esasen kâinatın yaratıcısı olan Allah’ı ifade eder.

Vahiy Allah’ı Tanıtan En İyi Kılavuzdur

Önce şu sorular üzerinde düşünmek lazım: İçkin ve sınırlı bir varlık olan insan, aşkın ve sınırsız bir varlık olan Allah hakkında nasıl konuşur? Bu büyük işe nasıl cüret eder? Diyelim ki cüret etti, peki ne kadar isabet kaydeder? Varlık evreninin en küçüğü̈ hakkında yanlış konuşmak dahi kişiyi güvenilmez kılıyorsa, ya varlığı var eden Allah hakkında yanlış konuşmanın konuşan üzerindeki yıkıcı etkisi nice olur?

Kur’an, Allah hakkında bilir-bilmez konuşmayı açıkça yasaklar:

“Allah, hakkında bilginiz olmayan şeyi kendisine atfetmenizi yasaklamıştır.” (A’râf 7:33)

Yine vahiy, Allah hakkında bilmeden konuşmanın şeytan işi bir sapma olduğunu dile getirir (2:169). Allah’ı tartışma konusu yapmanın, ne büyük bir cüret ve haddini bilmezlik olduğunu hatırlatır:

“Ne ki, yine de insanlar içerisinden, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışan ve haddini bilmez her cins şeytanın peşine takılan kimseler çıkabilmektedir.”(Hac 22:3)

İnsan Allah hakkında bilerek ne kadar, nereye kadar konuşabilir ki? Konuşulan Halık, konuşan mahlûk; konuşulan mutlak, konuşan mukayyet; konuşulan sonsuz, konuşan sonlu; konuşulan mükemmel, konuşan yetersiz…Bu bir problemdir. Bu problemin en sağlıklı çözümü̈ Allah’ı yine kendi dilinden öğrenmektir. Vahiy, Allah’ı öğreneceğimiz ve tanıyacağımız en sağlıklı adrestir. Çünkü̈ vahiy ilâhî kelamdır. Zaten Allah hakkında bilgiye dayalı olmadan konuşup tartışmayı kınayan ayetin yer aldığı sûrede, benzer bir ifadeyle gelen bir başka ayet bu sorunun çözümünü̈ sunmaktadır:

“İnsanlar içerisinden herhangi bir bilgiye, bir rehberliğe ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir.” (Hac 22:8)

Allah hakkında konuşmak için kişi mutlaka, “bir rehber ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmalıdır”. Çünkü̈ Allah ve Allah hakkındaki hiçbir şey, üzerinde fi kir jimnastiği yapılacak bir mevzu değildir. Bu tür bir tavır, sahih Allah tasavvurunun yara almasına neden olur. Bu Allah’a saygısızlıktır. Bu konuda yapılacak her türlü̈ polemik, insanın mutlak karşısındaki ciddiyetine gölge düşürür. Zira Allah hakkında yapılacak hiçbir akıl yürütme, hiçbir tartışma, sahibini sahih ve kesin bilgiye götüremez. Bu en iyi ihtimalle bir zandır ve Allah hakkında yakîn bilgi dururken zanların peşine düşmek, zanların en kötüsüdür. Kur’an bu durumu “Allah hakkında kötü̈ zan besleme” olarak niteler ve onları “fenalığın girdabını boylasınlar” diyerek mahkûm eder (48:6,12).

Hac sûresinin 8. ayetinde geçen Allah’ı bize tanıtan “rehber” Allah Rasûlü, “aydınlatıcı bir kitab” ise Kur’an’dır. Allah, vahiy yoluyla zatı hakkında insana bilgi sunmuştur. Şu halde insan, Allah’ı kendi tanıttığı gibi tanımak zorundadır:

“O’nun güzel isimleri vardır: O’nu onlarla anın!” (7:180)

“Allah’ı, siz bilmiyorken size bildirdiği gibi anın!” (2:239

“Artık O’nu, size gösterdiği gibi anın!” (2:198)

O kendisini nasıl bilmemiz gerektiğini bize öğretmiştir. Çünkü̈ insanı O yarattığı gibi, yarattığı insana beyan yeteneğini de o vermiştir (96:5). Ayette geçen ta’lim-i beyan, “bir şey hakkında düşünme ve düşündüğünü ifade etme yeteneği”dir. Allah hakkında, kendisi hakkında, diğer varlıklar hakkında tasavvur ettiklerini, düşündüklerini, inandıklarını, anladıklarını ifade etme yeteneğinin tümü̈ bu kapsama girer.

Allah tasavvurumuzu kim inşa etti? Kur’an bunların içinde ne kadar yer tutuyor? Kur’an’ın inşa etmediği bir Allah tasavvuru, birini kendisi dururken başkasından öğrenmek değil midir? Siz bir insan olarak başkalarının sizi sizden tanımasını isterken, Allah’ı tanımada kendi kelamına başvurmamak, ilâhî kelamı O’nu tanıma konusunda görmezden gelmek ve göz ardı etmek, ne derece hakkaniyetlidir?

Bunun doğru olmadığı ortada. Bize düşen Allah’ı önce kendi kelamından tanımaktır. O’nu tanıma konusunda kelamını bir tarafa bırakıp da başka kaynaklara yönelmek, Allah’ı tanımak değil tanımlamaya kalkmaktır ki, bu büyük bir cürettir. Sadece cüret değil, aynı zamanda cinayet derecesinde bir cürümdür. Tüm inanç sapmalarının temelinde Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmak yerine O’nu –hâşâ- teslim almaya kalkışmak yatar. Öte yandan Allah’ı vahye başvurmadan tanımaya kalkışmak, vahye güvensizlik anlamına gelecektir. Vahye güvensizlik doğrudan Allah’a güvensizliktir. Böyle bir tanıma sureci daha baştan kaybedilmiş bir süreçtir. Sonuç Allah hakkında yapılan spekülasyonlara bir yenisini eklemektir. Tanımakla tanımlamak arasındaki fark, hakikatle yalan arasındaki fark kadardır. Zira tanımak tanınacak zatı özne bilmekken, tanımlamak, tanınacak zatı nesneleştirmektir. Bundan Allah’a sığınmak gerekir. Tanımak “anlamayı” öncelerken, tanımlamak “rol verme” ve “imaj biçme”yi önceler. Bütün bunlar kulun Allah karşısında haddi aşması anlamına gelir. Şu hâlde, Allah’ı bilmek, tanımak ve anlamak için en sağlıklı yol vahyin kılavuzluğuna başvurmaktır. Vahiy esmâ-i hüsnâ ile bize bu kılavuzluğu bihakkın yerine getirecektir.

 Kur’ani Varlık Tasavvurunun Merkezinde Allah Vardır

Genellikle sanıldığı gibi Kur’an Allah hakkında bir hitap değildir. Kur’an’ın konusu Allah değil, insandır. Buna rağmen, Allah, Kur’an vahyinin inşa ettiği varlık tasavvurunda merkezde yer alır. O âlemlerin Rabbi’dir. Her şey fani, yalnızca O’nun zatı bâkîdir. Her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir. O bir şeyin olmasını dilediği zaman ona “Ol!” demesi yeterlidir, o da hemen oluş surecine girer. O rahmet ve şefkatiyle her şeyi kuşatmıştır. Her iradeli varlık, O’nun dileği ve izni sayesinde dileyebilen bir varlık olmuştur. Dedik ki: Kur’an, konusu insan olan bir vahiydir. Fakat Kur’an’da Allah’a doğrudan veya dolaylı atıfta bulunmayan bir tek pasaj bulmak imkânsızdır. Ne var ki Kur’an, Allah’tan söz ettiği her yerde, sözü̈ getirip bir biçimde insanla irtibatlandırır. Allah’a ilişkin her ifadenin bağlamı insanla alakalıdır. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü̈ vahiy Allah’ın vahyidir. Hatip Allah, muhatabı da insandır. Hatip zatından bahseder. Fakat O kendi zatından söz ederken dahi bununla muhataba bir şey söylemek ister. Bir öğüt ve hatırlatma olan Kur’an vahyi, bu amacını Allah’tan söz ederken de göz ardı etmez. Allah kendi zatından söz ederken de vahyin “öğüt” ve “uyarı” fonksiyonu ön plandadır. İşte bu nedenledir ki, Kur’an’ın Allah’tan söz etmesi nüzûl içinde nüzûl, ikram içinde ikramdır. Allah gibi aşkın ve mutlak hakikatin, insanın “şimdi ve burada”sındaki tecellîlerine insanın dikkatini çeker.

Bu anlamda vahyin Allah’tan bahsetmesi tamamen işlevseldir. Bunu sadece insanın ruhunda zaman ve mekân üstü bir etki bırakmak için değil, aynı zamanda aktüel hayatına müdahil bir Allah tasavvuru yerleştirmek için yapar. Çünkü̈ Allah hakkındaki ifadeler, insanda ahlaki çağrışımlar uyandırmak ve insanı belli bir hedefe yöneltmek için vardır. Bundan dolayı Kur’an’da sıfatlar hariç bizzat Allah kavramı binlerce defa geçmesine rağmen, ilgi merkezi insan ve davranışlarıdır. İlâhî kudret ve insan iradesi tartışmaları dahi işlevseldir. Kur’an insan vicdanını iki uç tavır arasında sürekli gerilim halinde tutar. Bu tavırlardan biri insanı Allah karşısında tamamen güçsüz görüp içine düşülebilecek aşırı ümitsizlik; diğeri ise insanı başına buyruk sanıp öznel isteklerini ahlaki buyruk yerine ikame şeklindeki isyan tavrıdır. Kur’an muhatabını bu iki uç tavrın oluşturduğu ahlaki sınırlar arasında gerilim halinde tutar ki, nihilist uçlara gitmesini engellesin ve ona en yüksek ahlaki yaratıcılık düzeyini kazandırsın.

Kur’an Allah’ı tanıtırken nefy ve isbat yöntemini kullanır. Esasen kelime-i tevhîd bu yöntemin en beliğ ifadesidir. Tam ve birebir karşılığı şudur: Hiçbir ilâh yoktur, yalnızca O vardır. La ilâhe nefyi, illallah isbatı ifade eder. Nefy ve isbat yönteminin en beliğ ifadesi olan kelime-tevhîd, aynı zamanda Allah hakkında düşünme ve konuşmanın istikametini de göstermektedir. Bu yön içkinden aşkına, fizikten metafiziğe, mukayyetten mutlaka doğrudur. Kelime-i tevhîd, insan zihninin soyutlama yeteneğini, yani akleden kalbin miracını öngörür. Tevhîd kelimesini açıklayan “Hiçbir şey O’nun gibi değildir” ayetinde de bu yön açıkça görülür. Önce her “şey” O’na benzemekten nefyedilir, sonra “O”nun benzersizliği isbat edilir. Bu isbat mantıki bir isbat olmaktan çok, varoluşsal ve zaruri bir sonuç olarak zuhur eder.

Bazı sûre ve ayetler Allah’ın kimliğinde yoğunlaşır. Adeta “Allah kimdir?” sorusunun cevabını verir. İhlas sûresi bunun en güzel örneğidir:

“De ki: O, tek Allah’tır. Allah, her şey kendisine muhtaç olan kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O doğurtmamış doğrulmamıştır ve hiçbir şey O’na eş ve denk olamaz”(İhlas 112:1-4)

Yine âyete’l-kürsi adıyla anılan ayet bunun örneğidir:

“Allah, -O’ndan başka ilâh yoktur- mutlak diridir. O, kendi kendine yeten, kendi başına kaim ve tüm varlıklar kendisiyle kaim olandır. Ne gaflet basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde olan her bir şey O’nundur. O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimmiş bakayım? O, kullarının önünde/açıkta olan şeyleri de, ardında/gizli olan şeyleri de bilir; oysa onlar, O dilemedikçe, O’nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz Kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır, üstelik onları görüp gözetmek O’na ağır gelmez. Gerçekten, yüce ve azametli olan, yalnızca O’dur.” (Bakara 2:255)

     Bazen Allah’ın bir tek sıfatı koca bir sûre boyunca açılır. Bunun en dikkat çekici örneği Rahmân sıfatını açan Rahmân sûresidir. Sûre, müşrik muhatapların Allah’ın “Rahmân” oluşunu kabullenmek istemeyişlerinin altında yatan gerçek nedeni açıklar. Bu neden, Allah’ın insan hayatının her alanına müdahil oluşudur. Müşrik akıl, varlığına inandığı Allah’a ortaklar koşarken kendisine gayr-ı meşru bir mazeret bulmuştu: “uzak Allah” inancı. Bu tasavvur, söz konusu akla ortak koşma mazereti üretiyordu. Madem Allah uzaktı, O’na yakın olmak için aracılar gerekti. Rahmân sıfatı, Allah’ın hayatın her alanına müdahalesini ifade ediyordu. Zaten kendi içlerinden bir insanı peygamber göndermesi de bu ismin bir tecellisi idi. Onlar Rahmân ismine itiraz etmekle, Allah’ın hayata aktif müdahalesine itiraz etmiş oluyorlardı. İçlerinden birinin peygamber seçilmesine ve onun eliyle gelen vahye itirazları da yine aynı sebebe dayanıyordu.

Müşrik aklın “uzak tanrı” tasavvurunu Kur’an şiddetle reddetti. Bu aklın Allah’a iftirasını red için, Allah’ın hayata aktif ve aktüel müdahalesini temsil eden esmâ-i hüsnâyı muhataplara bildirdi. Allah’ın her şeyi bilen bir Alîm, her şeyi gören bir Basîr, her şeyi işiten bir Semî, herkesin rızkını veren bir Rezzak, sınırsız rahmet kaynağı olan bir Rahmân ve Rahîm olduğunu sık sık tekrarladı. Bununla yetinmeyip Allah’ın kullarına şah damarından daha yakın olduğunu ifade etti. Bununla muhatabında hayata her an müdahil olan bir Allah tasavvuru geliştirmeyi amaçladı.

Kur’an Allah’ın Varlığını İsbatı Amaçlamaz

     Esmâ-i hüsnâ Allah’ın varlığını isbat etmeyi amaçlamaz. Bilakis Allah’ın hayata müdahil olduğunu isbat etmeyi amaçlar. Şairin dediği gibi, O’nun varlığı isbata muhtaç değildir, zira her zerre O’nun varlığını haykırmaktadır:

Varlığın bilme ne hacet kürre-i âlem ile

Yeter isbatına halk ettiği bir zerre bile

Değil mi ki fiiller failsiz, sanat eserleri sanatkârsız, eserler müessirsiz, isimler müsemmasız, sıfatlar mevsufsuz, mahlûklar Hâlık’sız, varlık Vareden’siz olmaz. İnkârcı akıl tutarlı davranmak istiyorsa Vareden’in yokluğundan önce varlığın yokluğunu, Sanatkar’ın yokluğundan önce sanatın yokluğunu, Müessir’in yokluğundan önce eserin yokluğunu, Fail’in yokluğundan önce fi ilin yokluğunu isbat etme tutarlılığını göstermelidir.

Allah’ın varlığını mantıkla isbata kalkışmak, aklın altından kalkacağı bir iş değildir. O’nun varlığını isbat için girişilmiş her akıl yürütme, ister istemez mantığın ve dilin katı duvarlarına toslayacaktır. Allah’ın varlığını var olan her zerrede hisseden bir insan, “Allah vardır” demeyi bile O’na saygısızlık olarak görür. Allah, varlığı var eden mutlak eylemin ta kendisidir. Bu eylemi hücrelerinde hisseden, hiçbir mantıki isbat zahmetine ihtiyaç duymaz. O’nun varlığını aklen ve mantıken isbat konusunda katlanılan her zahmete, tebessümle mukabele eder. Zira hakikat, Ziya Paşa’nın dediği gibidir:

 İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez

Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez

 

Çünkü Allah’ın varlığını tartışan mantık, daha “yok’un varlığı tartışılamaz” gerçeğinden bile habersizdir. Yok’un ne dilde ne zihinde ve ne de vicdanda bir karşılığı yoktur ki tartışılsın. Dilde karşılığı olmayan dile gelmez, zihinde karşılığı olmayan düşünülemez. Bir şey ki dile gelmez ve düşünülemez, yokluğu da tartışılamaz.Yok, ne mevcud’a dâhildir, ne vücud’a sahiptir, ne vicdan’a müessirdir.

Dilde, zihinde ve vicdanda bir karşılığı olmayanı tartışmak imkânsızdır. Dile, zihne ve vicdana gelmeyenin yok olduğunu söylemek, hiçbir şey söylememektir. Hatta “yok yoktur” demek gibi bir mantıksızlıktan bile mahrum kalmaktır. İşin erbabı bir batılı ilâhîyatçı şöyle der: “Fiziksel körlerin, renklerle ilgili dili gülünç saymaları için nedenleri yoktur; Tanrı’ya karşı kör olan eleştiriciler, anlayamadıkları bir tecrübeyi eleştirmek için, şu yukarıdakilerden daha çok nedene sahip değillerdir.”[1]

Bu anlamda Allah’ın hakiki şahidi yalnızca Allah’tır. Nasıl ki Allah’ı hakkıyla ancak Allah bilirse, Allah’a hakkıyla ancak Allah şahit olur. Bu ilâhî şehâdet insanda ancak yaşayan bir imânla yankı bulur. O kendi mutlak varlığını, o beşerî imânın içinden esmâsının tecellîleriyle ulaştırır, yani bir bakıma tıpkı vahiy gibi inzal eder. İnzal olana sadakat göstermek, insani sorumluluğun bir gereğidir. O tecellîler karşısında imân sahibi hayret makamındadır. Bu makamın ehline yaraşan, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in dediğini demektir:

El-’Aczu ‘an derki’l-idrâki idrâkun

Ve’l-bahsu ‘an sırr-i zatillahi işrâkun

O’nu idrakten aciz olduğunu bilmek, O’nu idrak etmektir

O’nun zatının sırrını araştırmak, bir tür şirke girmektir

Allah bilgi nesnesi kılınamayacak kadar yüce olduğundan, bilgimiz onu kuşatamaz (Krş. 20:110). Kuşatamadığı için de O “bilgi nesnesi”ne dönüştürülemez. Böyle demekle O’nun bilinemez değil, insan bilgisi tarafından kuşatılamaz olduğunu söylemiş oluruz. Fakat o esmâsıyla ve esmâsının varlıktaki tecellîleriyle bilinir. O zatıyla tüm gayb âleminin ötesinde, sıfatıyla tüm şehâdet âleminin önündedir. Bu yüzdendir ki; O’nun her yönüyle bilinebilir ve kavranabilir olduğunu söylemekle, O’nun hiçbir biçimde bilinemez olduğunu söylemek aynı kapıya çıkar.

Dilin katı dinamiği, insanın aşkın ve sonsuz olandan söz etmesine izin vermez. Sonuçta Allah hakkında insanın söyleyebileceği şeyler dilin imkânlarıyla sınırlıdır. İşte burada dilin sınırlı imkânlarını aşan bir üst imkân devreye girer: Tefekkür. Allah’ı tefekkür, daha farklı ve dilin sınırlı imkânlarıyla kıyaslanmayacak kadar büyük imkânlar sunar. Bir saatlik tefekkürün bir ömürlük nafile ibadete bedel olmasının sırrı da burada yatmaktadır. Zihin eylemden kat kat daha yoğundur. Dil bilincin hızına asla yetişemez. Akleden kalbin deveranını durdurmaya o kalbin sahibi olan insanın dahi gücü̈ yetmez. Ancak Allah kalplere tasarruf eder ve onları sabit kılar.

Âlim ancak Allah’ın esmâ ve sıfatı konusunda âlim olur. Allah’ın zatı konusunda âlim olan yalnızca Allah’tır. En olgun akıl, Allah’ı bilmekten aciz olduğunu bilen akıldır. Allah ancak bildirdiği kadar bilinir: Peygamberler, Allah’ın sıfatlarını sevdiği ve sevmediği söz ve davranışları kendiliklerinden bilemezlerdi. Şayet bilselerdi, Allah onların hakikatini nasıl biliyor ise, onlar da Allah’ın hakikatini öylece bilirlerdi. Bunu yapan da ilâh olurdu. Hâşâ, onlar bu iddiadan uzaktırlar. Onlar Allah’ı O’nun bildirdiği gibi bildiler.

“Helak olanlar açık bir delil ile helâk olsun, yaşayanlar da açık bir delil ile yaşasın diye…” (Enfal 8:42)

İşbu hakikatten dolayıdır ki, Allah Rasûlü şöyle demiştir: “Sana övgüler sayıp döksem, asla baş edemem; sen, kendini övdüğün gibisin!”[2] Ey her türlü noksandan münezzeh ve her türlü kemal ile muttasıf olan Allah’ım! Bize seni anlamayı nasip eyle! Âmin.

Mart- Nisan 2019

[1] Frederick Ferre, Din Dilinin Anlamı, 143.

[2] Müslim, I, 352, h.n. 486

 

 

Google+ WhatsApp