Uzaklar yakın mı?

Uzaklar yakın mı?


Uzaklar yakın mı?

 

 

Kültür Bakanlığı vaktiyle “Uzaklar Yakındır” isimli bir kitabımı yayınlamıştı… 

Nesil Yayınları, aynı kitabı “Merhaba Söğüt” ismiyle defalarca bastı.

Sanırım onbeşinci baskısı dolaşıyor piyasada.

Ama konu bu kitap değil, ilkokuldan “Başöğretmen”im Hikmet Bey’in müthiş ideolojik yaklaşımlarından söz edeceğim.

Köy Enstitüsü mezunlarından olduğu için, eminim başka türlüsünü bilmiyordu. Öğrencilerini tepeleme ideoloji doldurmanın, tek kanallı bir dünya görüşüyle kafalarını biçimlendirmenin vatana-millete ve onlara iyilik olduğunu sanıyordu.

Bu yüzden hepimiz, ne anlama geldiğini bilmediğimiz sloganları kekeleyip duruyorduk. 

Hepimiz tepeleme laiklik, inkılâpçılık, devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, milliyetçilik doluyorduk. 

Bunlar meğer CHP’nin altı okla simgelenen “altı umde”si imiş; öğrendiğimde kendimi kötü hissettim, çünkü biz ailece Demokrat Partiliydik.

Her sabah, öğretmen sınıfa girip hepimize esas duruşta “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım, yasam” diye başlayan sabah andını içirdikten sonra, hançeresini yırtarcasına “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye bağırmak, sıra arkadaşım Cahit’in göreviydi. 

Cahit’in sesi hepimizin sesinden daha gürdü, ama o da hepimiz kadar Laz’dı.

Neyse, yıllar sonra İstanbul’da karşılaşınca öyle bir çocuklaşma çocuklaştım ki, kendimi tutamayarak sordum: “Sesin hâlâ gür mü, Cahit?”

“Ne o, yoksa beni türkücü filan mı yapacaksın?” diye sorarken, güldü.

“Eh, Türkçü olamadın, belki türkücü olursun.” 

Buruk, silik, temkinli gülüştük.

“Eskisi gibi yine ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ diye bağırsana” dedim birden.

Şaşkın şaşkın yüzüme baka kaldı:

“Haydaa! Aklından zorun mu var senin? Bu konularda kafam zaten yeterince karışık...” 

Uzun zaman benim kafam da karışıktı. Peki, ama eğitim kafaları karıştırmak için mi verilir, netleştirip berraklaştırmak için mi?

İnanın bana, zaman zaman öyle bir çocuklaşıyorum ki, bir yerlerden Başöğretmenim Hikmet Bey çıkıp gelecek de, kafamdan geçenleri okur okumaz şaplağı ense köküme indirecek diye ödüm kopuyor. 

Hiç düşündünüz mü dostlarım, neden bu kadar çok andımız var?

Zira ilkokul sıralarında başlayan and içme seremonisi hayatın her safhasında sürüyor...

Memur olurken and içiyoruz!

Doktor, hâkim, vesaire olduğumuzda and içiyoruz!

Milletvekili olunca and içiyoruz!.. 

Bakan, Başbakan, ya da Cumhurbaşkanı olunca and içiyoruz!

Askerlikte and içiyoruz!

Ne “and”mış, iç içe bitmiyor!

Ayrıca “yeminli murakıp”larımız var…

Yeddieminlerimiz var…

Yeminli mali müşavirlerimiz var.

Anlayacağınız, içimiz-dışımız yemin, and!

Çözemiyorum: Türkiye hâlâ neden düzelmiyor?

Neden işler yolunda gitmiyor?

Bunca and içmemize rağmen, neden hâlâ bol miktarda rüşvetçimiz, vurguncumuz, soyguncumuz, hortumcumuz var?

İçilen andlar ne oldu?

Edilen yeminler nerelere gitti?

Hiçbiri tutulmadığına göre, neden and içmeyi sürdürüyoruz sahi?

Ah Başöğretmenim Hikmet Bey, ah!..

Hani and içe içe ve “Cumhuriyet/ Hürriyet” kafiyeli şiirler okuya okuya “çok yakında”“muasır medeniyet seviyesi”nin üzerine çıkacaktık? 

Hani “çok yakında” zenginleşecektik?

“Çok yakında” kalkınacak, gelişecektik hani?

Aradan yıllar geçti...

Başöğretmenim Hikmet Bey’in hayallerinden bir kısmı, ancak dindar bir siyasi kadronun iktidarı döneminde gerçekleşti. 

Gerisi hikâye! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp