Üst kimliksiz yaşamak…

Üst kimliksiz yaşamak…


Gözü dönmüşlük cesâret değildir. Cesâret ile karıştırılmasının sebebi korkulardan ve kaygılardan arınmayı sağlamasıdır. Evet, gözü dönmüşlük hâli korkulardan , kaygılardan arınmayı sağlar. Daha doğrusu, bu arınmanın en düz ve kestirme yollarından birisidir gözü dönmüşlük. Ama en kötü yollarından birisi.. Onun için aklı başında olanlar tarafından pek tavsiye edilmez. Çünkü götürüsü getirisinden fazladır. Kısa bir zaman zarfı için kurtulduğumuz şeye, nihâî kertede daha fazla mahkûm eder bizi. Gözü dönmüşlük içinde yapılanların neticeleri, ağır bir pişmanlığın eşliğinde fâili daha da sinmiş, ezik hâle getirir.

Türkiye’nin hayli uzun zamanlardır korku ve kaygılarla yönetilen bir memleket olduğunu görüyorum. Seslerin yükselmesi; bağırış çağırışlar; tehdit, meydan okumaların ve nihâyet şiddetin tırmanması, hep bir arınma, kurtulma arzusunun çâresizlikle çakışmasının neticeleri. Korku ve kaygıları toptan reddettiğim düşünülmesin. Hattâ bâzılarının kaygı düzeyine indirilip muhafaza edilmesinden yana olduğum bile söylenebilir. Meselâ Türklerin “medenî dünyâ tarafından ayıplanma “, “medeniyet dersinden sınıfta kalma korkusu” var. Medeniyetin içini nasıl doldurduğumuz bir yana; bunu doğrusu çok mühim bulurum.

Daha derin bir meselemiz ise, sonu gelmez kültür ve kimlik tartışmaları olarak tezâhür eden, öz târifler geliştirme husûsunda yaşadıklarımızdır. Gözü dönmüş ölçülerde sâhiplenilen ve dayatılan kimlik ve kültür örüntüleri, bana öyle geliyor ki çatışan tarafları topyekûn içine alan ; onların ortak korku ve kaygılarına işâret eden bir suç ortaklığının işlevi olarak tezâhür ediyor. (Farkındayım; “suç ortaklığı” biraz ağır oldu. O hâlde ortak sorumsuzluk ve kapasitesizlik diyelim buna).

Kaçamak ve diplomatik cevaplarda zâten korku veyâ kaygı apaçık görülüyor. Fazla soyut ve anlaşılmaz olmasın diye bir misâl üzerinden gidelim: Bence bu coğrafyada lüzûmundan fazla sorulan “Biz kimiz?” sorusuna verilen kaçamak-tenzihî cevap şu olsa gerekir: “Biz ne Batılı, ne Doğuluyuz”.. Bu tenzihî cevabın en bildik payandalarından birisi de “Bu coğrafya bir geçiş coğrafyasıdır. Anadolu medeniyetler arası bir köprüdür”.. Bayılırız bu kaçamak cevâba. Kolay kolay bir kuloğlu çıkıp; “Ya Hû; ne diyorsunuz? Burası Dingo’nun ahırı mı? Koca memleket yol geçen hanı mı? demez..

Diğer taraftan bu tenzihî cevâb, karşıtını yeni teşbihî cevâbı da yedekler: ”Efendim biz hem Batılı, hem de Doğuluyuz. Ne o Araplar ve Farslar kadar Doğulu; ne de Frenkler kadar Batılıyız ”.. Aman ne güzel, sanki yemek târifi; biraz tuz, biraz şeker der gibi..

Kaçamak diplomatik cevaplar ontolojik korku ve kaygılarımızı geçici olarak telâfî eder belki; ama tedâvi etmediği muhakkaktır. O zaman da meydan okuyucu cevaplar denenir. Herkes öyle bir Türk olur ki Türklere; öyle bir Kürt olur ki, Kürtlere; öyle bir Müslüman olur ki Müslümanlara nefes aldırmaz.

İster kaçarak, ister korkutarak korkulardan kurtulamıyoruz. Son zamanlarda üzerinde düşündüğüm meselelerden birisi de kimlikler savaşını tırmandıran ve yatıştıran unsurların neler olduğu? Şu ana kadar aklıma gelen ve beni şimdilik en fazla tatmin eden “üst kültür” kavramı oldu. Bu kavramın ne günlük hayatta ne de akademide pek hoş karşılanmadığını biliyorum..Demokrasi asırlarını idrâk ettiğimiz için böyle.. Eminim, pek çok okur için bu “soğuk” kavramı burada görmek de hoş olmamıştır. Üst kültür-alt kültür ayırımı akla bir çırpıda “seçkincilik” meselesini getirdiği için böyledir. Hâlbuki demokratik modernleşmenin temel risklerinden birisi , eşitliği avâmîleşmenin konusu hâline getirmesidir. Bu bir defâ oldu mu bir üst kültür inşâsı zora girer. Aktüel, kültürlerin çeşitli şekillerde rastlaşmalarından sürtünmelerinden, önünün alınması giderek çetinleşen sayısız kavga türer. Yoğunlaşmaların arttığı modern dünyâda belki de aktüel kültürel rastlaşma ve çatışmaların artması mukadderdir. Bunlar uluslararası olabileceği gibi ulus içi de olabilir? Genellikle bir hiyerarşi kavgası olarak tezâhür eden bu alt kültürler kavgasını dizginleyecek tek sigortanın, üst kültürlerin direnci olacağını düşünüyorum. Modern kültürel dünyâdaki tuzaklardan birisi , anlaşılabilir demokratik dürtülerle de olsa, herhangi bir alt kültürü üst kültür mevkiine taşıması veya bir üst kültürü altkültürlerden birisi ile özdeşleştirerek veyâ eşlendirerek hâkim kültür kılmaya yeltenmektir..

Üst kültürün büyük bir inşâ faaliyeti olduğunu, birikimini tamamlamasını, demlenmesinin, kıvam tutturmasının çok uzun bir zaman aldığını düşünüyorum. Herkesin kendisinden birşey bulduğu; lâkin kendisine âit kılamadığı bir kültür. Osmanlı kültürü işte bunun tipik misâlidir. Reddedenler ve sözüm ona sâhiplenenler, onu elbirliği ile değersizleştirdik, gözden düşürdük, kâbil olduğunca da yıktık. Yerine bir şey koyamadık. Koymak istediklerimiz elimizde kaldı ve daha beteri silâha dönüştü.. Attilâ İlhan ne kadar haklıydı, ulusal kültür inşâsının târihsel süreklilik gerektirdiğini ve üst kültürsüz gerçekleşmeyeceğini vurgularken. Üst kültür boşluğunda yaşanan, kültür savaşlarının coğrafyası burası.. Hazin…

Google+ WhatsApp