Unutulmuş diyarların şarkıları

Unutulmuş diyarların şarkıları


Unutulmuş diyarların şarkıları

 

 

Bir zamanlar gözlerimiz hep oradaydı. Kalbimizde yerleri sıcaktı.

Giderdik. Kadim bir dostu görür gibi, sarılırdık şehre.

Eski zaman masallarını dinler gibi dinlerdik hikayelerini, şarkılarını.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


KAHİRE

Nil nehrinin kenarında, usulca akan suya ve Afrika’nın derinliklerinden söküp getirdiği hikayelere dalar giderdik.

Ümmü Gülsüm geceleri bize eşlik ederdi.

“Sen benim ömrümsün…

Senin sayende gündüzlerle barıştım

Senin yüzünden zamanı unuttum

Seninle acılarımı unuttum

Ve seninle sefaletimi unuttum”

Kahire, görmek istediğin şeyi gösteriyordu sana.

Ya tozu, sıcağı görecektin ya da her şeyin başladığı yeri.

Ya Nil’de bereketi, Piramitlerde Musa’nın kavgasını ya da çirkin binaları.

Ya tüm Mısır tarihinin ilk özgür seçimleriyle iş başına gelmiş Mursi’nin hatıralarını, Rabia Meydanı’nı, isyanı, adalet arayışını görecektin ya da Sisi’nin yalanlarla bezenmiş iktidarını.

Sürgün edilmiş, topraklarından koparılmış ve hayatını başka diyarlarda geçirmek zorunda kalmış Ahmet bana yeniden hatırlattı Kahire’yi:

‘Bir zamanlar sen hep oradaydın, hep gönlünde Kahire vardı, dilinde Ümmü Gülsüm şarkıları. Unuttun mu?’

‘Unutmadım ama hatırlamak için mecalimiz kalmadı’ dedim.

BEYRUT

Tüm Halil Cibran kitaplarını ve Feyruz’un şarkılarını toplayıp koşarak gitmiştim Beyrut’a. Ölümle yaşam arasında kalmış, bu yüzden de hayata dört elle sarılmış yaşamların sürdüğü sokaklarda dolaşırken, kulağımda Feyruz mırıldanırdı.

“Beyrut..

Kalbimden selamlar sana ey Beyrut…

Öpücükler denizine ve evlerine

Eski bir denizci yüzü gibi olan bir taşına”

Beyrut tarihinin gördüğü en büyük göç dalgasıyla felç oldu.

Başka devletlerin çıkar savaşlarıyla perişan edildi.

Ne yaşıyor şimdi Beyrut, ne ölü.

Unutulmuş bir güzel film yıldızı gibi, ışıkların onun üzerine yeniden gelmesini bekliyor.

Bir gazete haberi hatırlattı bana yeniden Beyrut’u.

Ona Feyruz’un şarkısıyla karşılık verdim yine.

“Beyrut küllerin şanına sahip şimdi

Şehrim söndürdü ışıklarını;

Elinin üstünde tuttuğu bir çocuğun kanıyla kapattı kapılarını

ve gökyüzünde yalnız kaldı

geceyle beraber…”

KUDÜS

“Zeytin Dağı ödül törenleri” vardı dün. Kudüs Platformu düzenliyordu. Emektar Ayşegül ısrarla çağırdı beni. ‘Gelemem’ dedim. Kızdı, sitem etti… ‘Kudüs denince sen gelmezsen kim gelecek’ dedi.

Neden gelemem diyemedim.

Son gidişimde Kudüs’e, bir ara sokakta, bir taşın üstünde oturup, işgal askerlerine isyan ettiğim ve bağıra bağıra ağladığımdan günden beri Mustafa’yla, gidemem Kudüs’e artık.

Ve şimdi Amerika elçilik tabelasını Hanzala’nın kalbine çakarken Kudüs’te, İstanbul’da bir salon toplantısında ne diyecektim yeniden?

Ve Kudüs’ün eski taşına, toprağına, zeytin dalına nasıl bakacaktım ben?

Emel Mathlouthi şarkısı dinleyip, yanıyorum halimize sadece uzaktan.

“Filistin’de doğdum

Adsız yerlerden geldim

Toprağım yok

Anavatanım yok

Ateşler yakıyorum parmaklarımda

Sana şarkılar söylüyorum kalbimle

Yürek telim gönül yakıyor…”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp