Ulema-yı Verasete’l-Enbiya

Ulema-yı Verasete’l-Enbiya


Hoca Muhyiddin Efendi: “Bu doğru sözleri okuyan bazı şeyhler hoşlanmayacakları ihtimal dahilindedir. Fakat ne çare! Hiddet için hak terk olunamayacağı gibi minnet için de batıl tercih edilemez.”

İnsanlığın varlığından itibaren, bilgi iktidar ilişkisi her zaman belirleyici olma özelliğini korumuştur. Öyle ki ve şurası bir gerçek ki, iktidar olmak ve iktidarda kalmak, bilgi üretmek ve bilgiyi kullanabilmek ile mümkün olabilmektedir. Klasik dönem bilgi iktidar ilişkisi ve iktidarın içtimai alanda meşruiyet kazanması bilgi ile mümkün olduğu gibi, modern dönemde de bu hakikat değişmemiştir.

Tabi ki bilgi ve iktidar ilişkisinin önemliliği üzerinde durulursa, bilgiyi üretecek ve iktidarın lehine yorumlayacak olan, klasik dönem tabiriyle ulema, modern dönem tabiriyle aydın-entelektüel bu meselede özne durumundadır. Bu sebepten iktidarlar egemen olduğu toplumlarda, toplum nazarında temsil gücü yüksek ilim-bilgi ehlini her zaman, çeşitli vaatlerle rızalarını alarak ya da baskı ile kendi safına çekmeye çalışmıştır. Hiçbir şekilde ikna edemediklerini de itibarsızlaştırarak, hapis ve sürgüne göndererek ortadan kaldırma yoluna gitmiştir. Egemen gücün bu tavrı tarihin her döneminde böyle olmuş ve olmaktadır.

Yakın tarihimizin en sıkıntılı dönemleri, şüphesiz ki Tanzimat sonrası modernleşme süreciyle başlamıştır. Bu süreç II. Abdülhamid’in baskıcı ve muhalifine göz açtırmaz tutumuyla herkesin ve her kesimin tepkisini çeken bir hüviyete bürünmüştür. Abdülhamid muhaliflerinin Osmanlı mülkü içinde bulunanlar ya sessizliğe bürünmüş ya da muhalefetlerini gizliden gizliye sürdürmüştür. Osmanlı mülkü içinde barınamayanlar ise ülke dışına çıkıp, çeşitli neşriyatlara seslerini duyurmaya çalışarak muhalefetlerine devam etmiştir. Abdülhamid’e en yüksek muhalefetin yükseldiği yerlerden birisi de Mısır’dır.

Mısır’da, temsil gücü yüksek şahsiyetlerden olan, Hoca Kadri Efendi ve Hoca Muhyiddin Efendi Kanun-i Esasi adlı bir gazete çıkararak, bu neşriyatla Abdülhamid’e karşı muhalefetlerini Mısır’da yapmıştır. Hoca Muhyiddin, gazetesi Kanun-i Esasi’de sürekli Abdülhamid idaresini eleştirmekte, uygulamalarını zalimce ve adaletsizce bulmaktadır. Fakat hedefinde olan sadece Abdülhamid değildir. Abdülhamid’in zulmüne sessiz kalan ulema-ilmiye sınıfı da Muhyiddin Efendi’nin eleştirdiklerinin en başında yerini alır.

Hoca Muhyiddin Efendi gazetesinde “Ey Ulema-yı Verasete’l-Enbiya” isimli bir makale kaleme alır. Makale başlığının dönem itibarıyla dikkat çekici olması ve bugüne dair de kayda değer ifadeler içermesi bakımından önemli mahiyete sahip olduğunu düşünmekteyiz. Muhyiddin Efendi, zulme en öncelikle en yüksek tarzda muhalefet etmesi gerekirken, sessiz kalan ulema-ilmiye sınıfına “Ey ulema, siz peygamber varisisiniz” diye seslenir.

“Ulema enbiya varisidir” mealindeki hadisi şerif malumdur. İlim olmayınca şeriatın ahkâmının nitelikleri ve nasıl olacağı bilinemeyeceğinden, ulemadan murad ilmiyle amel edenler demek olduğu anlaşılır. Enbiyaya varis olmak için ilim kadar amelin lüzumu kati surette şarttır. Amel nedir? Hak yolunda hiçbir zahmet ve meşakkatten hata icap ederse fedakârlıktan çekinmeyip kavlen ve fiilen hayır olanı yaymak ve şer olanı da ortadan kaldırmaktan ibarettir. İşte enbiya varisi olmak budur”

Hoca Muhyiddin Efendi’nin ilmin amelsiz olanının, hayra gayret etmeyip, şerre ses çıkarmayanın ulema adıyla anılsa da, enbiya varisi olmasının mümkün olmadığını dile getirir. Enbiya varisi olabilmek için, ilmiyle amel etmek, en başta olması gereken vasıftır.

Ulema kendisine, ‘niçin enbiya gibi olamıyorsunuz’ denilerek yöneltilen eleştirilere, ‘Biz onun gibi nasıl olalım ki? O mucize sahibidir’ diyerek kendilerini savunmaya çalışırlar. Lakin Muhyiddin Efendi bu savunmaya da eleştiri getirir. Kimse ulemadan enbiya gibi olmasını, mucizeler ortaya koymasını beklemiyor. Beklenen davranışlar ise, taklit edilmeye güç yetirilebilenlerdir. Ümmet ulemadan semaya çıkmasını, parmaklarının arasından su akıtmasını, ayı ikiye yarmasını beklemiyor.

Beklenenler; zalime karşı ümmetin hukukunu müdafaa etmeleri, daima ümmet tarafında olmaları, iyiliği emir ederek kötülükleri engellemeye, ümmetin bozulan ahlakını düzeltmeye çalışmalarıdır. Muhyiddin Efendi, ulema sınıfının iktidarla olan ilişkisine de değinir. Müslüman kardeşlerine tepeden bakarak, onları miskinlikle ve cahillikle suçlar iken, zalim idarecilerin faziletlerinden bahsetmek, dünyalık için iktidar kapılarından medet ummak, enbiya varisi olacak ulemaya yakışmamaktadır.

Oysa ulema böyle yapmamalıdır. Onlar zalimlerle olan ilişkilerine dikkat etmeli, zalim kim olursa olsun, mazlumun yanında olmalı, mazlumun hakkını korumalı, zalimi aşağılamalıdır. Aslında Muhyiddin Efendi, klasik dönem ilim ehlinin davranış tarzını eleştirir iken, modern dönem bilgi sahiplerine de gönderme yapmaktadır. İktidarla olan dünyevi merkezli ilişkilerinden ötürü, ferdin ve toplumun esas sorunlarına eğilmeyen, çözüm üretme üzere kafa yormayan müdahene ehli de bu satırlardan nasibini almaktadır.

Avamın içinde olmayan, avamın yaşadığı hayattan habersiz yaşayan, ekmeğin, şekerin yağın fiyatını bilmeyen, güç odaklarının belirlediği ücretlerle modern köleliğe mahkûm edilen milyonlar, modern dönem aydınlarının ve teologlarının ilgi alanı dışındadır. Onlar hiçbir zaman sermaye ve iktidarın tayin ettiği ücretle çalışmaya mecbur ettiği kitlelerin derdiyle dertlenmez. Zira sıradan insanlar ve bu sıradan insanların sorunlar onların haysiyetine (!) halel getirir.

“Fenayı ıslaha say etmek haysiyete halel vermez. O biçareleri aldatmak için zalimin size verdiği meblağ, haysiyeti ilmiyenize halel getirmiyor da, cahil din kardeşlerinizi, Hz. Muhammed (sav) gibi sözle, sevgiyle, korkuyla ıslaha çalışmak ve yüreklerine din ve millet muhabbeti yerleştirmek, birlik olma ve bir araya gelme faziletini talim ve telkine çalışmak haysiyetinize halel mi verir? İşte ulemadan bu gibi hayırlı işler umulur. Ve bu gibi işler Muhammedi ahlaka karşılık gelir ki, enbiya varisi olmanın sahih şartlarındandır.”

Muhyiddin Efendi enbiya varisi olmanın şartlarını sıralar. Peygamberin izinden gidenler, ilim ehli olduğunu söyleyenler, halkın aydınlatmak, zalimlere ve zulme karşı direnmesi için onları bilinçlendirmekle sorumludur. Haysiyet öyle bir şeydir ki, bir dünyevi iktidarın, bir makamın, bir şahsın, sermaye sahibinin, politik bir gücün, devlet reisinin verebileceği bir değer değildir. Haysiyet, güçlünün yanında olmakla, onun yaptığı adaletsizlikleri, işlediği zulümleri meşrulaştırmakla kazanılamaz. Haysiyet, adaletsiz gelir dağılımıyla yardım edilecek yoksullar yaratan bozuk düzeni değiştirip, yoksulluğu ortadan kaldırmak, insanları bedenlerini doyurur iken, ruhlarını da ihmal etmemek, adaletsiz üretim ve ahlaktan bağımsız tüketimin önüne geçmeye; hasılı iyi olanı yaymak ve kötü olanı ortadan kaldırmak ile kazanılabilir.

Daha açık söylemek gerekirse Müslümanlar içinde ulema-aydın-entelektüel; peygamberler gibi maddi ve manevi fenalık ne ise evvela ondan kalben nefret edip var kuvvetle mani olmalı ve hakkı anlatmalıdır. Daha sonra iyiliği sabit ve hak olan her ne ise ona kalben muhabbet edip tam bir itina ile yaygınlaşmasını desteklemeye ve gayret göstermeye çalışmalıdır. Bu uğurda yapılması gereken hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalıdır.

“Enbiyanın hak yolunda fedakârca mücadelelerini bırakarak yalnız ibadete karşılık gelen bazı amellerini taklide özen gösteren ulema ve tarikat şeyhleri hatalarını anlamalı, kusurlarını itiraf etmeli, peygamberin canını dişine takarcasına yaptığı hareketlerini ve gayretlerini kendilerine örnek almalı. Dinini muhafazada kıbleyi gösteren bir minare gibi meydanda durmalı, sebat etmeli. Zalimlerin her türlü hilelerini anlayabilmek için çok dikkatli olmalı, iyilik ve kötülük hakkında her şeyi örenmeli. Öğrendiklerini öğretmeli, bilmeli bildirmeli. İyiliği yapmalı, yaptırmalı. Fenalığı mani etmeli, ettirmeli. Bu maksatlar uğrunda gerekirse canını feda etmeli. Zalimlere karşı mazlumların hukukunu müdafi olmalı. İşte ilim sahiplerinin kurtuluşu ve faydası budur.”

Hoca Muhyiddin Efendi, Müslümanların önünde duran ve onlara yol gösterecek olan ulema-aydın-entelektüellerde olması gereken önemli vasıflarda bahsederken, yüz yirmi yıl öncesinden günümüze seslenir. Bireysel ibadetlerle kendilerini avutan, ne dünyaya ne de ahirete faydası olmayacak konularla insanları uyutan, gereksiz tartışmalarla esasın önünde perde olan, zalimin zulmünü ve sömürüsüne ses çıkarmaz iken, fakir olana sürekli sabrı tavsiye edenler, müellifin ifadelerinden nasibini alanlar zümresindendir.

“Ey zalimliği açık olan ve doğru söylemeyen başı sarıklı efendiler (aydınlar, entelektüeller), buraları nazarı itibara alın da Kahhar ve Kayyum olan Allah’ın adaletine imanınız varsa, ilmin faydalarını ve vasıflarını bize anlatan beşeriyetin en hayırlısı efendimizden utanınız. Ümmetin ışığı olan, dinini muhafazayı hakkıyla yerine getiren İmamı Azamın yoluna revan olunuz. İşte o vakit herkesin hürmet ve riayetine mazhar olursunuz. İmamın mezhebinde bulunmak ve sizin veraseti dava eylediğiniz peygamberin ümmetinden olmak salahiyetinin meşru beyanatı, açıkça ortaya konan davranışlardır.”

Hoca Muhyiddin Efendi, dönemin ilmiye sınıfına ağır eleştiriler getirir. Hakikati söylemeyenin, hakikati öğretemeyeceği gibi, zalim iktidarlarla iş tutanların da dünyevi iktidarlar aleyhine tavır alamayacağı bellidir. Kendilerini İmamı Azam’a nispet edenler, o büyük imama hiçbir surette benzememektedir.

Muhyiddin Efendi eleştirilerini çok önemli bir hususa işaret ederek daha da şiddetlendirir. Bugünün aydınlarının bile anlayamadığı ya da anlayıp söylemeye cesaret edemediği yere parmak basar. Toplumun ahlakının bozukluğu dünyevi iktidarın istediği bir durumdur. Hatta ahalinin ahlakını bozmak için bu hususta çaba sarf ederler.

“Artık yalancılığı mürailiği bir tarafa bırakalım ve hakikati itiraf edelim. Ahalinin ahlakı her zaman bozulmaya müsaittir. Bu kaide her zaman ve mekânda böyle işler. Bu ahlak bozukluğuna mani olmak ve kötü ahlakı güzel ahlaka çevirmeye çalışmak ulemanın vazifesidir. Baskıcı hükümetler daima kötü ahlaktan istifade edegelmiştir. Abdülhamid milletin Ahlakını bozmak için her türlü rezilliği sözlü ve fiili olarak himaye etmekte ve hoş görmektedir. O’nun saçmakta olduğu bu kötü ahlaka dönük davranışlarını kendi kendinize anlamaktan aciz iseniz, size içinde olunan durumu anlatmak nasıl mümkün olabilir? Bu hususu idrak etmekten aciz iseniz, size ulema değil, çocuk akıllı ve cahil demekten bile adam utanır.”

Hoca Muhyiddin Efendi dönemin topluma yol gösterici olanlarına çok ağır eleştiriler getirmektedir. Yaklaşık yüz küsur yıl öncesinde kendi döneminin sorumlularına seslenen müellifin sözleri acaba bugünün sorumlularına da bir şeyler söylüyor mudur? Modern dönem iktidarlarının insanların gözünün içine baka baka ne melanetler işlediğini, ne ahlaksızları iktidar politikası olarak cari kıldıklarını, kendi vatandaşlarının alın terini ve el emeğini bir gurup sermaye sahibine peşkeş çektiklerini gören bugünün aydınları ve entelektüelleri görmüyor mudur? İktidar politikası olarak körüklenen ahlaksızlıktan ve yoksulluktan, bugünün iktidarları da nemalanmıyor mudur?

“Anlayıp da sukut etmeyi veya dünya hayatına mukabil mal, servet talep ediyorsanız, öncelikle dilsiz şeytan ve daha sonrası ise iblisin safında olduğunuz şüphesizdir.”

Muhyiddin Efendi, kötülüklerin varlığına ve iktidarlar tarafından bile isteye yaygınlaştırıldığını anlayan kişileri iki sınıfa ayırır. Birisi farkındadır, ne olup bittiğini anlamakta fakat sessiz kalmaktadır. Diğeri de meselenin farkındadır fakat onun talebi tamamen dünyalık olduğu için, iktidarla her zaman içli dışlı bir ilişki içindedir. Fakat her ikisi de sonuçta aynı durumdadır. Dilsiz şeytan ve iblisin safında yer almaktadır.

Muhyiddin Efendi’nin tekke dervişlerine, tarikat şeyhlerine de bir çift sözü vardır.

“Şeyh efendilere de dönelim biraz kelam edelim: Şeyh efendiler! Asırlar geçti kuru tevcihin ve soğuk nefesin faydası olmadığı anlaşıldı. Hz. Muhammed (sav) ile sahabe-i kiram yalnız Hay ve Huy ile iktifa buyurmadılar. Ümmet sizden manasız himmet yerine fiili bir hizmet bekliyor. Ah bu zalimlere sizin de hizmetiniz pek çoktur. Bu uğurda pek çok kişi zulmü kaldırmak için çabaladı, mal ve can feda etti. Siz ne yapıyorsunuz? Müstesna bir zalimin riyakârca iltifatlarıyla iftihar ediyorsunuz. Lokma için hakkı bırakıp batıla hizmet, zalime boyun eğmek hüsran ve dalalettir. Öyle resmi unvanlarla şeyhliği takviye etmek, ehli tasavvufun şerefine muhalif bir şeytanet, sağlam dine aykırı bir miskinlik, acizliktir. Şeyh efendilerin zaviyelerin ve tekkelerin nasıl tesis edildiğinden haberleri yok mu? Haberleri olsa da amelleri yoktur. Bu doğru sözleri okuyan bazı şeyhler hoşlanmayacakları ihtimal dahilindedir. Fakat ne çare! Hiddet için hak terk olunamayacağı gibi minnet için de batıl tercih edilemez.”

Hemen hemen her yazımızda tekrarladığımız gibi, burada da aynı sözleri, farkındalık oluşturma çabalarına âcizane bir katkı olması bakımından tekrarlamakta fayda görüyoruz. Yaşadığımız zaman ve mekân diliminde tartıştığımız bütün meseleler, üzerimize çullanan sorunlar, bir türlü içinden sıyrılıp çıkamadığımız karmaşık ilişkiler, altında ezilip kaldığımız felsefi düşünceler, bizi paramparça eden illetler, iki yüz yıldır süregelen batıl geleneğin devamıdır.

Hoca Muhyiddin Efendi’nin makalesinin neşredildiği tarihi silerek üzerine bugünün tarihini yazarak yeniden neşretsek, o günden bu güne hiçbir şeyin değişmediği ne kadar da aşikâr! Kendi döneminin ulemasına getirdiği eleştiriler, modern tabirle bugünün aydın ve entelektüelleri için de yerinde eleştiriler değil midir? İktidarla olan dünyevi merkezli haşır neşir olmaları, esası bile isteye ıskalayarak, hayatta hiçbir karşılığı olmayan tartışmalara girmeleri, ahalinin sorunlarını sorun edinmeden, ekabir takımını gücendirmek istememeleri, bizleri onları eleştirmeye mecbur bırakmıyor mu?

Makale kaynağı: Ey Ulema-yı Verasete’l-Enbiya, Kanun-i Esasi, cilt: I, sayı: 17, sayfa: 3-5, 19 Nisan 1897

Google+ WhatsApp