Ufak tefek itibar suikastları...

Ufak tefek itibar suikastları...


Ufak tefek itibar suikastları...

 

 

Aslında Şenol Boz arayıp eşi Şerife Abla’nın milletvekili aday adayı olduğunu söylediğinde içim cız etmedi değil; aklımdan geçmedi de değil “Emin misiniz? İyice düşündünüz mü?” diye sormak. Yanlış anlarlar diye çekinmeseymişim de keşke deseymişim.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Tanıştığımızdan beri insanlara cömertçe dağıttıkları hesapsız kitapsız sevgilerini benden de esirgemedi Şerife ve Şenol Boz. Sağ olsunlar, hem rahatsız etmeye çekinir hem “Ama sen bizim kızımız sayılırsın,” diyerek arar, halimi hatırımı, anamı babamı sorar, “Bize ne zaman geleceksin ailenle?” derler sık sık. Bugüne kadar onca kez görüşmüşlüğümüzde, ne benden bir şey isteklerine denk geldim ne “Kızım bir ihtiyacın var mı?” diye sormadan vedalaştıklarına... Yine de çekindim işte, “Ah be ablam, açık hedef haline gelirsen ya ne yaparız?” demeye...

Korktuğum başıma öyle hızlı geldi ki... Kasıtlı bir kötülük, isteyerek temiz ve saf bir kadını linç etme arzusu var mıydı bu olaya karışan bazılarının bilemeyeceğim. Onlar gibi niyet de okumayacağım. Ama özenle işlenen cinayetlerin, planlı suçların dışında genelde böyle olur hep. O korkunç kazalar, büyük facialar, bilerek kötülük yapmayan, isteyerek suç işlemeyen ama hakka hukuka yeterince titizlik göstermeyenler yüzünden başa gelir hep.

Şerife Abla’yla ilk kez 10 Eylül 2016 günü evlerinin önünde tanıştım. Bir program için beraber şehir dışına bizi götürecek araç, Çeliktepe’nin dar sokaklarında zar zor ilerlemeye çalışırken dank etti kafama. Şerife Boz, o minicik haliyle, benim diyen erkeklerin küçücük arabalarla geçemediği iğne deliği gibi yollardan, sadece komşusunu değil, bütün mahalleyi doluşturduğu koca bir kamyonu geçirmişti. O günden başlayarak, bir gün bile bana durduk yerde ağzımdan dökülen “Helal olsun”lardan öte dedirttiği bir şey olmadı Şerife Abla’nın. “15 Temmuz kahramanı” olmakla haksız kazanç elde ettiği gibi suçlamaların binde birine tekabül edecek bir maddi kazancı da olmadı, darbe kalkışması sırasında yaşadıklarına dair hikayesini de asla çarpıtmadı.

Bugün araştırıp sormadan onu yerin dibine sokma sırasına girenler gibi, o gün de parlatacak bir hikaye, atacak manşet arayan özensizlerin ağına düşmüştü hasbelkader o kadar. Evlat gibi baktıkları, yaşı bana yakın ekmek teknesi kamyonlarını müzeye koymakla görevlendirilmiş memurların bile, amirlerinin gözüne “Bak abi, kaça kapattım?” deyip girebilmek için üç kuruş önerdiklerini hatırlarım. Ailenin “Ne yapalım, başka çaremiz yok,” dediğini duyunca Şenol Abi’ye, “Elbette vatana canımız feda, ama ekmek tekneni alanlar bari sana yeni bir kamyon alacak miktarı versin. Sonra sen ne yapacaksın?” demek durumunda kalmıştım.

Bilmeyen için pek güzel, çok cazip bir şey gibi gözükebilir gün aşırı sefere çıkmak, ama bir yerden sonra verdiği yorgunluk dayanılmaz olur, buna can dayanmaz. Ardı arkası kesilmeyen 15 Temmuz davetlerinde, tıpkı o gecenin diğer sembol isimleri gibi, küçücük canıyla ‘gık’ demeden, tek kuruş almadan Anadolu’yu gezdiğinde, güzel ahlakına o kadar çok şahit oldum ki onların... Hele bir seferinde, Şerife Abla kolunu kırmıştı da ağır başlılığından, utancından, “Şımardı da gelmedi derler” endişesinden acısını içine ata ata, alçılı kolunu çarşafının altına saklaya saklaya yine yollara düşmüş, o gece İstanbul’un ne yaşadığını Türkiye’nin diğer illerine anlatmak için yola koyulmuştu. Bugün onlara haksız kazanç elde etti diyerek köşesinden sitesinden çamur atanlar, geçin ekstra kazanç elde etmeyi, Boz ailesi gibi çok sayıda cefakar insanın, tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi ‘vatan-namus meselesi’ diyerek o geceyi anlatmayı görev bilip aylarca işlerine güçlerine bile gidemeden kendi kazançlarından da olduğunu duysa utanır mı bilmem, zannetmem. Öyle dertleri olsa, bir telefonla ulaşabilecekleri, soru sorabilecekleri insanları, birkaç sübjektif sosyal medya yorumu üstünden yargısız infazla idam sehpasına çıkarmazlardı eminim.

Onlarla katıldığım hiçbir televizyon programlarında ya da 15 Temmuz etkinliğinde, bir kere bile hikayelerini farklı anlattıklarını duymadım. Şenol Abi de Şerife Abla da, 15-16 Temmuz’u dilleri döndüğünce anlatmaya çalıştı hep. ‘Salon bey/hanımefendiliği’yle, ‘TV şovmenliği’yle tıraşlanmamış en saf, doğal halleriyle, arkasında kötülük aramadan, sorguya çekilircesine tekrar tekrar gelen suallere, lügatları yettiğince cevap vermeye çabaladılar her daim.

15 Temmuz’da geride torun bile bırakmayarak hep beraber köprüye gittiklerini, “Ölürsek beraber ölelim ki arkada öksüz, yetim bırakmayalım,” diyerek yola çıktıklarını Şerife Abla’yı manşete taşıyan kimse mi dinlememiş, inanılacak gibi değil. “16 Temmuz gecesi çarşaflı ve açık iki kadının kamyon sırtında Taksim’e ilk nöbeti tutmaya gelişinin” aşırı demokratik hikayesinden de etkileyici o anları ilk dinlediğimde, ben kendimi tutamamış ağlamıştım. Ama onlar birilerinin kadrajına ertesi gece düştüler, kendi dünyalarında vatan derdine düşmüşken fark etmeden “15 Temmuz’un görünen hikayelerinden biri” oldular. Medya kapılarına dayandığında, Ankara’dan üst üste davetler geldiğinde, reddetselerdi sevinecek miydi bazıları, anlamadım?

Birileri aday adaylığı için kendisine telkinde bulunduğunda Şerife Abla’nın istekli olmadığını biliyorum. Eşine yıllardır aşık Şenol Abi’nin onun için en iyisini istemesiyle ısrar etmesi sonucu “Tamam,” dediğini de biliyorum. Ama üzerine titrediği hanımına böyle dil uzatacaklarını tahmin etse “Asla,” der, siper olurdu biliyorum.

“Her şeyde bir hayır vardır,” demeye çalışıyor, bugün olanlar yarın milletvekili olsa daha korkunç şekilde hedef tahtasına oturtulmasına sebep olurdu diye kendimi avutuyorum. Ama bugüne kadar tertemiz tuttukları dünyaları, saf duyguları böyle umarsızca kirletildiği için de olanlara karşı öfkemi bastırmakta zorlanıyorum. Şehit ailelerini, gazileri, o gece sokağa ölmeyi göze alarak çıkıp da şehitlik nasip olmayan bazı insanları ekranlara çıkarıp, manşetlere çekip, onların duygu durumlarını, algı biçimlerini, travmalarını, sorun ve sorgulamalarını umursamadan sahne ışıklarını yüzlerine tutanların neden olduğu, aynı sahnede yan yana durduğu halde birbirlerini tanımayanların düşünmeden kurduğu birkaç cümleyle başlayan ve 15 Temmuz gecesini kirletmek için hazırda bekleyen malum densiz sürüsünün koşarak yetişip son kurşunu sıktığı bu ufak tefek itibar suikastını unutabileceğimi sanmıyorum. Kimse kendine ders çıkaracak mı, sanmıyorum. Olan olduğuyla kalacak, ama ben yine de yazıyorum...

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp