Uçmağa varmak

Uçmağa varmak


Yakın zamanda muhafazakârlar arasında yaygınlaşan kimi kavramlar, deyişler giderek ağırlık kazanıyor. Birbiriyle bağlantılı olan bu oluşta ciddi bir yönelimden söz edilebilir. Bunlardan biri şu salgın döneminde sosyal medya üzerinde giderek ivme kazanmakta. Özenilmekte. Sosyal medya, Twitter, Facebook veya başka alanlarda. Bu kavramlar yabancı. Teknoloji ve bilişim kendi kavramlarıyla geliyor. Geliyor ama olduğu gibi alınıyor. Bunlar kısaca kulağa hoş gelecek bir biçimde dönüştürülmeye çalışıyor. Henüz ortak bir anış yok. Faysbok, İnstagram ve Tivit deniyor. Bu, sorunun asıl boyutu. Bunun üzerinde düşünüldüğü edildiği yok. Bir tek “bilgisayar” kavramı kısmen vaziyeti kurtarıyor.

 

Sosyal medya alanında çokça ölüm haberleri yayımlanıyor. Salgın döneminde tam anlamıyla sayfalar ölüm ilânlarıyla dolu. Yakın zamana kadar, ki hâlâ kısmen öyle, çok satan gazetelerde geniş ölüm ilânları yayımlanıyordu. Hatta bu gazeteler için önemli bir gelir kaynağıydı ölümler.

 

Müslüman bir toplum kavramlarını kendi gerçeklikleri içinde oluşturur.

 

“Uçmağa varmak” şu süreçte sık kullanılır oldu. Bir dostumuz şehrinin önde gelen siyasilerinden birinin eşi ölmüş, onunla ilgili yaptığı duyuruda “uçmağa vardı” ifadesini kullandı. Yadırgadım. Sözlüklere baktığımızda Eski Türklerde ölenler için “uçmağa vardı” kullanılıyor. Halk dilidir bu. Kimi şairler de bunu şiirlerinde yeri geldiğinde kullanırlar. Bunu Yunus Emre’de de görüyoruz. Fakat asıl kullandığı kavram cennettir.

 

Bu ifadenin kullanılışı ölen için bir dilek içeriyor gibi görünüyor ise de tam anlamıyla karşılamıyor. Ölen bir kimsenin cennete gidip gitmeyeceğini kimse kestiremez. Doğrudan cennete uçtu demek kesin bir yargıdır. Ölene rahmet dilenir, Hakk’a erdi denir, kimi yörelerde “geçindi” denir. Bu biraz da ölümün ağır psikolojisini hafifletmeye dönük. Doğuda ölenler için rahmet dilenirken de temkinli davranılır. “Ameline göre” duada bulunulur.

 

“Uçmağ” kavramının asıl kullanılış amacı, kastının dışında bir oluş. Şöyle ki; bundan bir süre önce, tanıdığım muhafazakâr biri ile aramızda geçen bir sohbette “Türk İslâm’ı” diye bir vurguda bulundu. Bu zaten var olan bir durum. Türk-İslâm, Türk-İslâm sentezi, Türk-İslâm edebiyatı gibi. Söz konusu kişi ile olan sohbette “Ben Arap İslâm’ı istemiyorum dedi doğrudan. Zaten sıfat olarak bir kavram oluşuyorsa onun karşıtlarının oluşması doğal olur. Arap-İslâm’ı, Arap-İslâm edebiyatı ve benzerleri. Bunu diğer dillere mensup Müslümanlar için de ifade etme gibi bir durum söz konusu olur. Gene bu kişi İslâm medeniyeti bağlamındaki düşünürleri bir yana bırakıyor. Örneğin Hazreti Mevlâna karşıtlığı da bunlardan biri. Kimileri Hazreti Mevlâna ile Yunus Emre karşılaştırılırken Mevlâna dışlanıyor. Söz konusu konuştuğumuz kişi “Ben Hoca Ahmed Yesevî Müslümanlığını benimsiyorum.”

 

Burada sorun şu, bunların hepsi İslâm düşüncesinin önemli kişileri. Hepsinden feyz alınır ve beslenilir. Asıl ince yanı şu ki Türkçülük ve ırkçılık damarının içten içe var olan etkisi.

 

Bu kimselerle konuştuğunuzda Hazreti Peygamber... denildiğinde hafif yollu “o ayrı” denir. Ama asıl vurgu Ben Arap İslâm’ını istemiyorum.

 

Kemalistlere ve kimi Türkçülere kızılır Ezan’ı Türkçe okuma isteklerine şiddetle karşı çıkılır. Özellikle de muhafazakârlar ve dindar milliyetçiler.

 

Şu sıralar elimin altında bulunan Niyazi Berkes’in iki eseri var. Birini bitirdim ikincisi bitmek üzere. Kemalizm Türkçülüğünü savunurken ısrarla “Arap İslâm’ı, ya da Arap Müslümanlığı kavramlarını kullanır. Bunu kullanırken Arapları başka nedenlerden ötürü hedef alır. Fakat hemen hemen bütün düşünüşü İslâm ve onun oluşturduğu yapı ve izlektekiler.

 

Muhafazakârlar bu kavramları kullanırken farkında olmadan veya olarak ırkçılığa yöneldikleri bir gerçek. Uçmağa varanın cennete gidip gitmeyeceğinden emin değiliz, olamayız. Ama ırkçılığa kanat çırptıkları bir gerçek. Irk üstünlüğü her şeyin önünde. Onlara bu konuda dokunulamaz artık. Palaları çok şiddetli sallanıyor. Siz uçmağa varın biz cenneti niyaz edelim demekten başka bir seçenek kalmıyor.

Google+ WhatsApp