Üç kuruşa kaç köfte?

Üç kuruşa kaç köfte?

Kolay olsun istiyoruz, çok rahat ulaşabilelim istiyoruz. Birkaç satır yazı okuyalım, üç beş tweet takip edelim, her meselenin hakikatini iki dakikada çözelim istiyoruz. Televizyonda birkaç hararetli tartışma takip edelim, kanaatimiz hazır olsun istiyoruz. Üç kuruş verelim beş, hatta on beş köfte

Üç kuruşa kaç köfte?

 

 

Kolay olsun istiyoruz, çok rahat ulaşabilelim istiyoruz. Birkaç satır yazı okuyalım, üç beş tweet takip edelim, her meselenin hakikatini iki dakikada çözelim istiyoruz. Televizyonda birkaç hararetli tartışma takip edelim, kanaatimiz hazır olsun istiyoruz. Üç kuruş verelim beş, hatta on beş köfte alalım istiyoruz. Kitaplar hakkında sağda solda edilen kelamları biriktirelim bu bizi tepeden tırnağa entelektüel yapsın istiyoruz. Bir yaprağı kadrajın içinde tutmayı başaralım ve bu bir şekilde sanat olsun, sanattan sayılsın, takipçiler de bayılsın istiyoruz. Gerçekten bilgi sahibi olmanın maliyetini ödemeye yetecek mecalimiz yok; yıllarca okuyup araştırıp meselelerin künhüne varmayı gözümüz kesmiyor; ne yapalım bilgili görünecek kadar bir şeyler edinelim, bu bize yetsin istiyoruz. Hazır kalıp bir ana fikir edinelim, sonra her yeni durumu aynı kalıba dökelim istiyoruz. İnsan zekasıyla alay eden kişisel gelişim drajelerini yutalım, zihniyetimizdeki her türlü vitamin eksikliği böylece giderilsin istiyoruz. Edebî ifadenin, hikmetli sözün yanına tefekkürü koyacağımıza, altına fon müziği, yanına kahve fincanı koyalım istiyoruz. Her türlü kültürel gayretimizin fotoğraf çektirmeye müsait bir tarafı olsun istiyoruz. Her manzaranın önünde bir derin insan pozu verelim istiyoruz. Sorulmuş soruların üstüne sorulmamış bir soru eklemeyi, verilmiş cevapların ötesinde verilmemiş bir cevap aramayı denemiyor, bütün şarkıları aynı nakaratla söylemekten hiç sıkılmıyoruz. Kitaplarımızı ‘mutlaka okunması gereken 100 kitap’ listelerinden, filmlerimizi ‘ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film’ seçmelerinden, gündemimizi hashtag dökümlerinden, trend topic sıralamalarından, fikirlerimizi ‘omuz atın, bugün şu fikri savunuyoruz’ dolduruşlarından, hayallerimizi ‘in-out’ güncellemelerinden, zevklerimizi ‘ne yenir, ne giyilir, ne alınır, nerede kalınır, neye bayılınır?’ güdülemelerinden alıyor, hem herkesten bir eksiğimiz kalmasın, hem de en seçkin biz olalım istiyoruz. Ortaya bir konu başlığı koyalım, filanca yazardan birkaç alıntı, filanca kitaptan üç beş anekdot, şu filozoftan icap ettiği kadar hikmet, bu ariften bir tutam irfan alalım, internetten birkaç aforizma bulalım, havamızı bulalım istiyoruz. Her sene toplanıp aynı kişileri aynı cümlelerle analım, aynı fikirleri aynı vurgularla tekrar edelim, aynı salonlarda nöbetleşe konuşalım, nöbetleşe uyuklayalım, dön baba dönelim, dönbaba dönelim, dön baba dönelim istiyoruz. Kişiliğimizi öyle makyajlayalım ki, bizi kendimize benzeten hiçbir yanımız kalmasın istiyoruz. Çok acayip tipleriz, kendimizi adeta zincirlerle vasata bağlıyor, medyatik ezbere raptediyor, ama yine de bir şekilde herkesin dikkatini çekelim, hayranlık uyandıralım istiyoruz. Hiçbir hayran olunası zenginliği, inceliği, derinliği, başkalığı olmayan ama buna rağmen sebepsizce başkalarının hayranlığını kazanmayı bekleyen şaşkın, heveskâr ve evet fazlasıyla sıkıcı bir kalabalık olarak dört başı imara açılmış bir ‘Vasatistan’da yaşıyoruz. Mutlu muyuz? Değiliz! Bu kadar aktiviteyle, bu kadar harcamayla, bu kadar didinip durmayla, bu kadar ondan bundan bahsetmeyle, bu kadar afili pozla, bu kadar canım cicimlikle ve bu kadar cafcaf ve parıltıyla neden mutlu olamadığımızı da anlayamıyoruz.

Anlayamıyoruz, anlayamayız, anlayamayacağız. Çünkü esasta anlamayı istemiyoruz. Anlamak için gereken hiçbir şeyi göze almıyoruz. Anlamak denen şeyi çok küçümsüyor, hafife alıyoruz. Hal böyle olunca tabiidir ki mesafe alamıyor, yerimizde sayıyoruz. Üstelik bütün bu didinmelerden, bütün bu yorgunluklardan, içimizi azıcık da olsa serinletecek bir mutluluk çıkaramıyoruz.

 

 

Gökhan Özcan/Yeni Şafak

Google+ WhatsApp