Üç hâl..

Üç hâl..


Üç hâl..

 

 

Sermâye kavramı “uçuculuğu” anlatıyor. “Sermâyenin vatanı, milliyeti ve dîni yoktur” cümlesinde gâye, “sermâye düşmanlığı” yapmak değildir. Burada sâdece sermâyenin iş ve işlemlerinin uçucu karakteri vurgulanır. Bu aynı zamanda, sermâyenin “mekân” dünyâsını çözebileceğimiz anahtar cümledir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Vatan, târif edilmiş bir mekâna , milliyet, kan bağı veyâ kültürel bağlar üzerinden bir topluluğa; dîn ise, ilâhî bir varlığa olan bağlılıkları ifâde eder. Sermâye hareketleri elbette, zaman zaman bu kavramlarla yakınlaşır . Hattâ mekân ,topluluk ve inanç bağlarını yeniden kodlar. Bununla da kalmaz, kurumsal târihi yeniden yapılandırır. Misâller üzerinden gidelim: Daha evvelki üretim ve mübâdele tarzlarının mahsulü olan “ethnos”lardan ulus türetmek, veri dînî inançlardan sermâye birikimi için elverişli yeni yorumlar geliştirmek (protestanlık veyâ püritan etik gibi) , vatan (patrie) kavramını büyüterek soyutlaştırmak , geleneksel devleti modern bir devlet hâline getirmek hep sermâye târihinin vukuatlarındandır.

Ama unutulmaması gereken husus, bu bağlanmaların “izâfî “ve “muayyen” bir zaman için bir geçerli olduğudur. Buna kurumsal ve toplumsal târihlerle sermâyenin eşlenmesi olarak da bakılabilir. Bunlar, sermâyenin birikim ve temerküzü için elzemdir. Kimyâdan mülhem olarak buna sermâyenin “katı” formlarla buluşması da denilebilir. Ama her şey bununla sınırlı değildir. Sermâye özü îtibârıyla akışkandır. Kendisini, kendi asimptotunda sürekli büyütmek ister. Aksi takdirde sönümlenmesi neredeyse mukadderdir.. Eski bir iştir bu aslında. Haçlı Savaşları Doğu Akdeniz ticâretini canlandırmış, ilk birikim İtalya’da olmuştu. Ama bu ticârî bir birikimdi. Kolayca İtalyâdan çıktı ve önce Hollanda’ya ,daha sonra da Fransa ve İngiltere’ye sıçradı. İngiltere ve Fransa, “ticârî” birikimi dönüştürdü ve önce tarımsal, daha sonra da sınâî temelde dinâmik bir üretim tarzı dönüşümüyle buluşturdu.

Buna en temelde sermâyenin “sıvı” hâli diyebiliriz. Modern hegemonyalar, bu ekonomik akışkanlığın siyâsal , kurumsal, hukûka , idârî kültürel düzlemlerde tâkibinden doğar. Hâsılı, kendi başına devâm edecek olan hoppaca bir akışkanlığa dönüşecek olan sürece bir kıvam katar. Ekonomik ve meta-ekonomik süreçlerin etkileşimi aslında altın-bakır ilişkisi gibi bir şeydir. Yine misâl verelim; Birleşik Krallık bir dünyâ hegemonyası vücûda getirdiyse, bu onun meta-ekonomik kapasitesinin, sermâyenin iş ve işlemleriyle eşlendirilmesinin neticesidir. Ama mesele burada bitmiyor. Bakalım…

Sermâyenin “katı” ve “sıvı” hâlleri onun göece tutunumlu hâlleridir. Bu hâlleriyle sermâyenin iş ve işlemleri ile birlikte meta-ekonomik yapılar; devlet ,donanma , hukukî sistemler, kültürel unsurlar vb de hareketlenir. Uzak coğrafyalar hâkimiyet altına alınır. Sömürgecilik ve onun türevi olan emperyalizm bunun yansımasıdır. Ama süreç son derecede çelişkilidir. Sermâyenin akışkanlığı, onun biriktiği yerden de uzaklaşması manâsına gelir. Mesele bunun yeniden doğduğu, biriktiği yere döndürülmesidir. Yâni mesele sâdece sömürgelerin hammaddelerini merkeze aktarmakla sınırlı değildi. Sermâyenin geri dönüşümü için gittiği ürünlerin götürüldüğü yerde tüketilmesini sağlamak gerekiyordu ki, bu başlıbaşına bir meseledir. Hegemonik güçleri akıl dışı işlere saptıran olgu da budur. Birleşik Krallık , tekstil ürünlerini sömürgesi Hindistan’da satmak istiyordu. Ama, Hindistan’ın alım gücü yerlerde süründüğü için bunu yapamadı. Dâhiyâne buluş Hindistan’ı afyon üreticisi ,Çin’i ise afyonkeş yapmaktı. Çin gümüş ödemeleri üzerinden Hindistan’dan afyon alacak; Hindistan da Birleşik Krallığa olan ödemelerini bu gelirlerle yapacaktı. Aslında bu tablo sermâyenin akışkanlığının onu nasıl çâresiz bıraktığını ve başına ne dertler açtığını gösteriyor.

Sermâyenin akışkanlığı, zaman içinde onu besleyen süreçlerden de kopmasına yol açıyor. Bu kopuş sâdece sermâyenin meta-ekonomik süreçlerden kopuşu değil; bizzât diğer ekonomik süreçlerden de kopuşu manâsına gelir. (Unutmayalım ki, en orijinâl karşılığıyla “oikonomia” ev geçimi demektir ve târihinin kısm-ı âzâmıyla katı stoklarımızdandır) Şimdi tâkip edelim; sermâye ilk tutunum çevresini oluşturan Birleşik Krallık’tan ABD’ye geçti. Amerikalar ,Birleşik Krallık için büyük bir yatırım alanıydı. Ama zaman içinde ABD’deki birikim ,Britanya’yı solladı ve bağımsızlaşıp ona rakip oldu. Britanya’nın 1750’lerde başlayan ekonomik büyümesi,1880’lerde tersine dönmüştü. Sonrası, Britanya’nın sürekli küçülmesidir.

Sermâyenin, ardında meta-ekonomik ve ekonomik yapıları bırakarak önce ABD, sonra Japonya ve Almanya; ardından Güney Kore ,Tayvan ve nihâyet Çin’ e kayması onun, nihâi tahlilde üretim temeli üzerinden akışkanlığını karakterize ediyor. Çünkü, onun hareketliliğine , hiçbir katı form direnemiyor. Sermâye âdeta Yedi Kocalı Hürmüz gibi. Eskittiği her üretim alanını hızla terk ediyor. Bu akışkanlık ferah, ferah yaşanan bir süreç değil. Bizim kriz diye bildiğimiz süreçler, bir tarafıyla da bu akışkanlığın fonksiyonu. Krizleri gidermek için başvurulan en eski metodlardan birisi de, sermâyenin kendisini parasallaştırmasıydı. Finans kapital ve onun oligarşisi, sermâyenin akışkanlığını diğer ekonomik ve elbette ki meta-ekonomik varlıklardan ayrıştırdı ve en uç noktaya götürdü. Akışkanlık buharlaşmaya; sıvı hâl,gaz hâline dönüştü. Artık mesele basit olarak sermâyenin akışkanlığı,yâni bir yerden bir yere gidişi değil. Bu yaşanırken, kendi kendisini sönümlendirmesi..Evet ,modern dünyâda katı formlar bâkî değil. Son zamanlarda Marx’ın aforizması üzerinde duruyorum: “Katı olan herşey buharlaşır”diyordu Marx…Hayır, gâliba öyle değil. Katı olanlar meta-ekonomik varlıklarımız. Modern dünyâda bunlar sermâyenin akışkanlığı ile eşlenmedikçe, sâdece daha da katılaşıp, kabuklaşıyor. Katı varlıklarımız ile sıvı varlığın eşlenmesi ise geçici. Sıvı varlıklar nihâyetinde açığa çıkıyor ve asıl buharlaşan da onlar oluyor….Acaba doğrusu: “Sıvı olan herşey buharlaşır” olabilir mi? Tabiatta da olan bu değil midir?

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp