Türkiye’yi zapt etmek

Türkiye’yi zapt etmek


Türkiye’yi zapt etmek

 

Abbâsî İmparatorluğu’nun gerçek kurucusu sayılan Ebû Ca’fer Mansûr, planlarını bizzat çizdiği başkentinin inşasını 762’de başlatmıştı. Muazzam bir ekonomik kaynak harcanan ve daire biçiminde inşa edilen şehir, dört yıl sonra tamamlandığında, -hiç tartışmasız- dönemindeki örnekler arasında en ihtişamlısıydı. Mansûr’un projeyle ilgili heyecanı öyle fazlaydı ki, ilk önce sarayını yaptırmış, sonra da şehrin geri kalan kısmının tamamlanmasını beklemeden içine taşınmıştı. Yeni başkente “Medînetu’s-Selâm” adı verildi. Yani: Selâmetin ve esenliğin şehri. Kur’ân’da cennet, “dârusselâm” adıyla anılıyordu, “selâmet yurdu”. Tıpkı onun gibi, Medînetu’s-Selâm da (bugünkü adıyla Bağdat), Dicle’nin kıyısındaki konumu, içinden geçen su kanalları, kuşların cıvıldadığı bahçeleri ve köşkleriyle adeta cenneti andırıyordu. Ne var ki, kuruluşundaki coşkuya ve isminin çağrıştırdığı huzura rağmen, Medînetu’s-Selâm, tarih boyunca selâmet ve esenliği neredeyse hiç bulamayacaktı.

Suriye rejimi ve Rusya’ya ait savaş uçakları tarafından bugünlerde sürekli bombalanan “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”nden yükselen feryatları dinlerken, Ortadoğu’nun bir başka acı ironisine şahitlik ediyoruz. İsmi “gerginliği azaltma” olan bir bölge, şu anda dünyanın en çok vurulan, yakılan ve yıkılan alanına dönüşmüş durumda. İran destekli Beşşar Esed rejimi ve Rusya, hedef gözetmeden sivil yerleşim alanlarını, pazar yerlerini, hastaneleri, kadınların ve çocukların sığındığı derme-çatma barınakları vurdukça vuruyor. Bölgeden gelen haberlere göre, bombardıman nedeniyle yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan sivillerin sayısı, geçtiğimiz aydan bu yana 180 bini aştı, sivil ölü sayısı ise 1300’ü çoktan geride bıraktı.

“İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”, Türkiye ile Rusya arasında 17 Eylül 2018’de varılan mutabakattan sonra oluşturulmuştu. Amaç sivillerin korunması, can kaybının önlenmesi ve bölgedeki insanî trajedinin daha fazla yaygınlaşmasının engellenmesiydi. Ancak bunların hiçbiri olmadı. Aksine, İdlib, ikinci bir Halep olma yolunda. Tıpkı -yine Rus savaş uçaklarının yardımıyla- Halep’te rejimin kontrolünün sağlanmasında görüldüğü gibi, İdlib de Esed’in hâkimiyeti altına sokulacak gibi görünüyor. Binlerce can pahasına…

İdlib örneği, kâğıt üzerinde verilen sözler ne olursa olsun, devletlerin kendi askerî ve politik hedefleri çerçevesinde ilerlediğini apaçık gözler önüne seriyor. Rusya’nın Suriye’yle (ve bütün Ortadoğu’yla) ilgili hedefleri var ve bu hedefler doğrultusunda sahaya ağırlığını koyuyor. Türkiye’yle ilişkiler, söz konusu hedefler çerçevesinde değerlendiriliyor. Türkiye’nin NATO ittikafından tamamen koparılarak daha fazla Moskova’ya bağımlı hale getirilmesi ve seçeneksiz bırakılması da, Rusya’nın Ortadoğu stratejisine dâhil. Aynı şekilde, Batı ve NATO da “sadece kendisine bağımlı bir Türkiye” dürtüsüyle hareket ediyor. Ne var ki, eski Batı ve NATO’nun yerinde yeller estiğinden, Türkiye’yi zorlayacak gücü yok.

Suriye’de oluşan “satranç tahtası”, ülkelerin “mutlak dost” veya “mutlak düşman” olmadığını da gösteriyor. Her ülkenin kendisine ait stratejik amaçları ve çıkarları mevcut. Dolayısıyla, siyasetler de buna göre değişiklik gösteriyor. Akla-hayale gelmedik ittifaklar kurulurken, “dost” ve “düşman” kavramları da sürekli yeniden tanımlanıyor. Bu bağlamda, -Rusya gibi- İran da “kendisine bağımlı ve kontrol altında bir Türkiye” peşinde. “Ortak payda”lar, “kardeşlik”, “birlikte hareket” sloganları dillerden düşmezken, örneğin Barış Pınarı Harekâtı’nda İran’ın aldığı açık Türkiye karşıtı tavır, siyaset üretirken ihtiyatı elden bırakmamak gerektiğini hatırlatıyor bize. “Ulusal çıkarların öncelenmesi” noktasında, İran devlet aklı, kendi çizgisinden hiçbir şekilde ve ne olursa olsun şaşmıyor.

Türkiye’nin gizli-açık böylesine kuşatılması ve “dizginlenmesi gereken bir ülke” olarak görülmesinin altında, İslâm dünyasında sahip olduğu derin tesir var. Bu, kesinlikle sloganik bir ifade değil. Herhangi bir şekilde İslâm coğrafyasına adım atan herkes, Türkiye’ye kalplerde açılan kredinin türlü tezahürleriyle karşılaşır. ABD’nin coşkulu desteğiyle Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde başlatılan Türkiye karşıtı kampanyaların ardında da işte bu krediyi tüketme gayreti var.

Tam bu noktada, hepimize düşen sorumluluk şu: Bunca hüsn-ü zanna ve bizden beklenenlere lâyık olmak için, gözümüzü kırpmadan çalışmak, eksiklerimizi tamamlamak ve coğrafyamızın her yanına koşmayı sürdürmek. Başka türlü, muazzam bir imkânı heba etmiş olacağız.

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp