Türkiye’nin lâleleri ve Osmanlı’nın Lâle Devri

Türkiye’nin lâleleri ve Osmanlı’nın Lâle Devri


Türkiye’nin lâleleri ve Osmanlı’nın Lâle Devri

 

 

Çok gezen yazarlardan biriyim. Hangi şehre gitsem lâle bahçeleri karşılıyor. Her lâlede “Allah” ismini okuyan, her gülde “Resulüllah”ı koklayan yapısıyla, Osmanlı insanını ve ders kitaplarımızda tek taraflı olarak anlatılan “Lâle Devri”ni düşünüyorum...

Lâle en çok İstanbul’a yakışıyor. Nerede bir lâle görsem, Lâle Devri’nin meşhur şairi Nedim’in muhteşem mısraları dilimde dolaşıyor:

“Bu şehr-i Sitanbul ki, bî misl ü bahâdır,

“Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır…

“Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında,

“Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır.”

Her ne kadar Ahmed Haşim, “Melali anlamayan nesle aşina değiliz” dese de, bu melâl değil sonuçta, hafiften günümüz diline çevirsek elimize yapışmaz…

“Bu İstanbul şehri ki, ona paha biçilmez,

“Tüm İran mülkü İstanbul’un, bir taşı etmez…

“İki deniz arasında harika bir incidir,

 “Dünyanın güneşi ile tartılsa, yeridir!”

Şiirimsi bir sadeleştirme olsun istedim, ama galiba beceremedim. Şiirler olduğu gibi kalmalı. Mısraları kendimize uydurmak yerine, kendimizi mısraları anlayacak bir kıvama getirmek daha doğru sanırım. Şiiri aslından okumak gibi keyif yoktur!

Şimdi artık “Lâle Devri”ne gidebiliriz…

1718 yılı ile 1730 yılı arasında yaşanan devre, o tarihten çok sonra iktidar olan İttihad ve Terakki Partisi önderleri tarafından “Lâle Devri” ismi verildi.

Hafiften bir küçümseme, bir aşağılama seziliyor tabii. Zaten İttihadcılarkendilerinden başka kimseyi beğenmezlerdi. 

“Lale Devri” çalgı-çengi ile birlikte anıldı hep. Devleti yönetenler eğlenceden, zevk u safadan başka şey düşünmezlermiş gibi bir hava oluşturuldu. Kaplumbağaların sırtına geceleri mum diker, lâleler arasında dolaşmalarını kahkahalarla seyrederlermiş…

Ne var bunda? Şimdi de lâle bahçelerini ışıklandırmıyor muyuz? (Tabii bugünün hayvan hakları algısına aykırı bulunup eleştirilebilir).

O devri tartışırken, öncelikle şunu hatırlamak lâzım ki, devir tam anlamıyla “huzur devri”dir. 

Osmanlı tahtında Sultan III. Ahmed (1703-1730), sadaret makamında ise Nevşehirli Damad İbrahim Paşa var. Rusya, Avusturya ve Venedik’le aramızdaki savaşlar bitmiş, Prut Andlaşması ile Pasarofça Andlaşması imzalanmıştır. 

Böyle bir sulh-sükûn ortamında idarecilerin bir miktar kendilerini eğlenceye kaptırmaları kaçınılmazdır. 

Ancak hayat, eğlenceden ibaret değildir: İstanbul başta olmak üzere, bütün memleket güzelleştiriliyor, parklar, bahçeler oluşturuluyor, çeşmelerle, sebillerle, imaretlerle (fukaranın bedavaya karın doyurduğu yerler), medreselerle, (üniversite) kütüphanelerle ve camilerle donatılıyor. İstanbul’da iki yüz çeşitten fazla lâle üretiliyor.

Bir yandan da san’at eserleri yapılıyor. Edebiyat gelişiyor. İlmi eserler çoğaltılıp dağıtılıyor, matbaa ve kâğıt fabrikası kuruluyor. Bazı ihtiyaç maddelerinin üretimi için fabrikalar tesis ediliyor. Askeri alanda bazı köklü değişiklikler gerçekleştiriliyor. 

Dünyada olup bitenler daha yakın takibe alınıyor. İstanbul’da ilk itfaiye teşkilatı kuruluyor. Âlim, edip şair ve san’atkârların korunmasına dikkat ediliyor. Şairler ve yazarlar maaşa bağlanıyor. Sadrazam İbrahim Paşa tarihe meraklı olduğundan, birçok tarih kitabı bastırıyor.

Tercüme büroları kuruluyor: Arapça, Farsça, Yunanca, Ermenice, İbranice, Rumca kitaplar Şeyhülislâm Abdullah Efendi›nin fetvasıyla tercüme edilip matbaada Osmanlıca basılıyor. 

Eğitim gelişiyor: İlim-irfan sohbetleri yaygınlaşıyor. Kültür, san’at, edebiyat, tıp ve diğer ilim dallarında kıymetli şahsiyetler yetişiyor.

İnşa edilen ya da onarılan tarihi eserlerinin tezyini için İstanbul’da bir çini fabrikası bile kuruluyor. 

Kısaca diyeceğim şu: Bize öğretilenlerle gerçekler çok farklı.

 

yeni akit

Google+ WhatsApp