‘Türkiye’nin hikâyesi’...

‘Türkiye’nin hikâyesi’...


‘Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayesi anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır”...

Bu kadar açık, ortada bir tarife kimin itirazı olabilir ki? Oldu. Önce kimi siyasi partilerden geldi. “Türkiye Cumhuriyeti’nin şanlı tarihi hedef alınıyor”a kadar vardı iş...

Bu kızgınlığı yaratanın, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın sözlerindeki, “başkalarının” ifadesi olduğunu anlamak lazım... Başkaları Batı. Avrupa ve sonra ABD...

Her dönemde kalkınma-ilerleme arayışları sonunda Batılılaşma hatta Batılılaşmada Batı’yı da geçme, “Batı olma” noktasına geldiğinden, nihayet herhangi bir şey olmanıza Batı’nın izin vermeme haline sürüklendiğimizden...

Bu eski fakat tamamlanmamış bir tartışma. Konu hızla siyasileştiğinden-bu defa da böyle oluyor-işin özüne müdahale hep sakatlanmış...

Bu sefer ve dahi bu yüzden herkes ucundan tutmalı ama çekiştirmeden...

Yoksa benim de şerhim var; bizim, Türklerin zaten hikayeleri var. Kadim tarihin en muhkem hikayelerinden biridir bu. Başkalarının hikayelerinin, “sizin öykünüz artık budur” diye elimize verilmesi; bir, kendi hikayemizin varacağı yerden korkmaları, iki, ‘yeni’ hikayenin sonsuz sömürünün kendi elimiz ve kendi gönlümüzle yazdırılmasıdır...

Bu yer değiştirme 80 yıldır öyle haller aldı ki aradaki kuşaklar pusulalarını şaşırdılar...

***

O yüzden, taze örneklerden yürüyelim lazımdır. 150 yılın her senesi ayrı ve bitmez kavga-gürültü getirir. Oysa güncel üzerinden gidersek, geriye bakışlar doğal ve izah/ikna edici olacaktır...

Şöyle diyor sayın büyükelçi; “diplomaside, bilimde, güvenlikte, her alanda yaşadık, bize dediler ki, “yapamazsınız”. Sanayi hamlesini yapamazsın, arabanı, uçağını, İHA’nı SİHA’nı yapamazsın gibi. İki anlamı vardı bunun. Biri, sizin bunu yapacak aklınız ve gücünüz yok, iki, biz buna müsaade etmeyiz. Bunlardan birincisi daha ağır. Ben yaptım al bunu kullan, tüketicisi ol. Buna itiraz etmediğin müddetçe siz iyi aktör olursunuz”...

Kararında, kıvamındadır, yalnız daha koyultmamız gerekiyor...

Şu sıralar Hava Kuvvetleri eski komutanı İbrahim Fırtına’nın, Tahsin Şahinkaya başta, bir dizi eski kuvvet komutanı ile yaptığı söyleşilerden oluşan kitabını okuyorum. (‘Alçalmadan Yükselenler’, Kırmızı Kedi, 2020, Kitap belli bir tarihe kadar geliyor. Umarım günümüze kadar tamamlanır!)

Bu söyleşiler içinde doğal olarak birçok uçağın ismi geçiyor. Okuru bilgilendirmek için ne zaman kaç adet alındığı ve ne kadar kullanıldığı dipnotlara düşülmüş. Biraz sonra fark ediyorsunuz ki, 1940 yılından başlayarak binlerce uçak Amerika’dan-nadiren diğer Batı ülkeleri de var-satın alınmış...

İyidir kötüdür ayrı tartışma konusu. İhtiyaçlar ve şartlar her zaman güçlü mazeretler oluşturur ama sonuçta iş bu uçakların satın alınmasıyla bitmiyor. NATO süreci de katıldığında, yedek parça ihtiyaçları, yenilenmeleri, en önemlisi eğitiminiz ve tabii personeliniz de Batı süreçlerinden geçiyor. Ve bu, yıllar, yıllar ve yıllar boyunca devam ediyor...

Bu hassas bir konu ve eleştirisini kabaca yapmak mümkün değil. Ama işte Kalın’ın, “uçağını, İHA’nı SİHA’nı yapamazsın diyorlar. İki anlamı var bunun. Biri, sizin bunu yapacak aklınız ve gücünüz yok, iki biz buna müsaade etmeyiz” tarifi, o süreç içinde belki kendi insanlarınızın duruşunu da etkiliyor. Meselenin koyulaştığı yer burası...

F-35, S-400 tartışmalarında yaşananlar biraz budur. Şu an dahi, Doğu Akdeniz krizinde ordunuz savaş tertiplenmesindeyken, canlı yayınlarda işi Yunan hava kuvvetleriyle kıyasa vurup, milli uçak sürecinin uzayıp gideceğini söyleyerek F-35’lerin alınmamasına vahlananları görüyoruz.

***

Bunun dış politika/diplomasideki tezahürleri de farklı değil...

Kemal Tahir, Esir Şehir Üçlemesi’nde şöyle yazıyor; “Batılılar hain oldukları için mi bu kadar çiğ gerçekçiydiler yoksa bu kadar çiğ gerçekçi oldukları için mi ister istemez, hain, kaba, bencildiler?” (‘Esir Şehrin İnsanları’, 1. Cilt, Say: 21, İthaki Yayınları.)

Çiğ gerçekçiliğin bugünkü karşılığı reel-politiktir. En taze şöyledir; “Tamı tamına 27 ülke. Hepsi AB üyesi. İçlerinden bazıları en zenginler listesinde. Anne babasız 406 çocuğu almamak için direniyorlar. Bir çocuk bile istemeyenler var”... (‘Avrupa’ya Yuh’, 12/09, Hürriyet.) Oysa ‘Aylan Bebek’ sahile vurduğunda nasıl ağlayıp, perişan olmuşlardı.

***

“Darbe haberi Washington’a ulaştığında birilerinin, ‘bizim çocuklar başardı’ demesi 12 Eylül’ün gerisindeki karanlık yüzü ifade ediyordu. Hiç şüphe yok ki 15 Temmuz gecesi birileri yine aynı mekanlarda bizim çocuklar başardı demek için bekliyordu”...

Açık ki, 12 Eylül ile 15 Temmuz arkasındaki adres aynı. Daha öncekiler için de durum farklı değildi. Arkasında ne olduğu konusunda mutabıkız. Gelgelelim, tarihten günümüze bu bağlamda ABD-Türkiye arasındaki yol, yöntem, bağ, network hâlâ eksiksiz ortaya dökülmedi. Asıl iş bu! Kılcal damarlarına kadar açmalıyız. Yoksa yine pıhtı atacaktır. En zor bölüm bu çünkü işin ucu içimize, bizim Batıyla ilişkilerimizdeki gönüllülüğe bağlanacak.

Kimse alınganlık göstermemeli. Türkiye’nin buna tahammülü yok.

“Büyük hikayemizin içinde Osmanlı da var Cumhuriyet de var. Abdülhamit de var Atatürk de var. Nazım Hikmet de var Necip Fazıl da var. Bunları kavga ettirmek bize bir şey kazandırmaz. Büyük hikayemizde bunların hepsi var. İyisiyle kötüsüyle, hatasıyla sevabıyla, hezimetiyle zaferiyle bu bizim hikayemiz”...

Bu tartışmayı sürdürelim. Ama süründürmeyelim. Yalnız da değiliz. Bizimki belki en ağırı ama bir çok ülke kendi hikayelerini tamamen kaybetti. Doğru dürüst yaparsak kendi hikayemizi yazmamıza bile gerek kalmayacak. O hep orada duruyor zaten...

Google+ WhatsApp