Türkiye’de yabancı düşmanlığı

Türkiye’de yabancı düşmanlığı


Türkiye’de yabancı düşmanlığı

 

 

“Irkçılık bir insanın diğerine karşı en büyük tehdididir. Minimum sebeple maksimum nefret.” Abraham J. Hesche

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin önemli problemlerinden biri göçmenler ve mültecilerdir.

İnsanlar doğup büyüdükleri topraklardan iki nedenden dolayı göç etmek zorunda kalırlar… Savaş, insan hakları ihlallerinin dayanılmazlığı ve yoksulluk.

Göçmen karşıtlığı, siyasi, kültürel ve ekonomik sorunların yerli halkı memnun etmediği zamanlarda tetiklenerek doruğa çıkar.

Muhalefet ve iktidarın siyasi mücadelesinde halkın bir bölümü her zaman göçmenler üzerinden politika yapar. 

Göçmenler, yaşadıkları ülkenin sosyokültürel gerçeğine uyum sağlayamadıkları zaman o ülkenin sosyolojisini aşındırmaya başlarlar.

Uyum ve entegrasyon problemini çözecek olan devlet ve hükümet politikalarıdır.

Bu uyum süreci ne kadar uzarsa göçmenler ile yerli halkın arasındaki sürtüşme riski o denli büyür.

İktidar ve muhalefetin rekabeti bu çatışmayı sürekli besleyen bolca malzemelere sahiptir. 

Göçmenler siyasete malzeme olmaya başlayınca bu kez sorunu kontrol etmek, çözmek daha da karmaşık bir hale gelir.

Türkiye, yakın tarihinde nadir görülen göçmen akını bir süre sonra gelenek, örf ve adetlerine ters olan bir göçmen karşıtlığına sahne olmaya başladı.

Bugün ülkemizde yaşanan ve gittikçe yükselen Suriye karşıtlığı Batı’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı olarak ifade edilen bir sürece evrilmektedir.

Batı’da aşırı milliyetçiler bunu Türk, Afganlı, Roman, Suriyeli, Iraklı, Pakistanlı olarak ifade etmiyor, “yabancılar gitsin” diyor.

Türkiye’de ilk kez Suriyeli karşıtlığı sözlü öfkeden ziyade yer yer fiili saldırıya dönüşmeye başladı.

Suriyelilerin arabaları, evleri, iş yerleri yakıldı, saldırıya uğradı.

Kadınları tecavüze ve tacizlere uğradı. Eğlence mekânlarına ve plajlara girmeleri yasaklanırken tarihe çok trajik notlar düşüyoruz.

Yakın tarihte unutulamayan Almanya ve Güney Afrika’da yaşanan ırkçı, ayrılıkçı yaklaşımların benzerinin ülkemizde yaşanıyor olması çok üzücü bir durum.

Maalesef savaşın başlarında tolere edilen, hoş görülen Suriyeliler artık açıkça eleştirilmeye başlanıyor.

Bazı bakan ve belediye başkanları, halkın öfkesini yatıştırmak için “Suriye politikamız yanlıştı” veya “Huzurumuzu bozanı kulağından tutar geri göndeririz” uyarısı yapmak zorunda kalıyor.

Batı’daki yabancı düşmanlığının şimdilik düşük dozdaki benzer halini yaşıyoruz.

Bunun önlemini alamazsak 5 yıl sonra daha sıkıntılı olaylara şahit olacağız.

4 milyon Suriyelinin 2 milyon 200 bini 0-25 yaş grubunda, bunların okul eğitim oranı maalesef çok düşük. Sadece ilkokul çağının eğitime katılım oranı yüzde 50’lerde.

Suriyeli gençlerin orta, lise ve üniversiteye gitme oranları çok düşük seviyelerde.

Göçmen problemini çözmenin tek yolu vardır. Onların çocuklarını eğitmektir.

Kısa, orta ve uzun vadeli projeler üzerinden onların yaşamına sorunlarına dokunmalıyız. Haftalık, aylık kermeslerle, çocuklarla, balonlu, şekerli duygusal buluşmaların ötesine geçmek gerekiyor.

Türkiye’de 310 civarında Suriyelilerin kurduğu dernek faaliyet gösteriyor. Bu dernekler kendi imkânları çerçevesinde gıda, sağlık ve kültürel faaliyetler gerçekleştiriyor.

Bu derneklerin Türkiyeli sivil toplum kuruluşları ile birlikte ortak projelere yönelmeleri daha faydalı olacaktır.

4 milyon Suriyelinin, 600 bini İstanbul’da bir bölümü Bursa ve İzmir’de yaşamaktadır. Büyük bölümü ise güney sınır bölgelerindeki şehirlerde yaşıyor.

Suriyeli çocukları ergenlik psikolojisi, göç ve yakınlarını kaybetmenin getirdiği travmalı bir potansiyel olarak görmemiz, buna göre önlemler almamız gerekiyor.

Suriyeli göçmenlerin, dil, kültür eğitimde beklenen uyum, entegrasyon sorununu istediğimiz oranda çözemedik.

Suriyelilerin entegrasyon politikalarını, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının projeleri üzerinden çözmek yerine Suriyeli sivil toplum kuruluşlarının üzerinden yürütülmesi daha gerçekçi ve olumlu sonuç verecektir.

İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya gibi şehirlerimizin sosyolojisi göçmenleri tolere etmeyen bir yaklaşıma sahip.

Göçmenlerin problemleri ve uyum politikaları konusunda Almanya’nın çok büyük tecrübeleri var.

Uluslararası tecrübelerin paylaşılması noktasında, medya ve siyasilerimizin daha duyarlı, dikkatli bir dil kullanması gerekiyor.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü; göç alanına ilişkin politika ve stratejileri uygula­mak, bu konularla ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyo­nu sağlamak, yabancıların Türkiye’ye giriş ve Türkiye’de kalışları, Türkiye’den çıkışları ve sınır dışı edilmeleri, uluslararası koruma, geçici koruma ve insan ticareti mağdurlarının korunmasıyla ilgili iş ve işlemleri yürütmek üzere faaliyetlerini sürdürmektedir.

Göç İdaresi Müdürlüğü’nün, Suriyeliler konusundaki politikalarının sivil toplum kuruluşlarınca desteklenmesi son derece önemli bir konudur.

Savaş, yoksulluk, din, dil ve ırk ayrımcılığından dolayı vatanını terk etmek zorunda kalan insanların trajedilerini ideolojik kavgamızın malzemesi yapmayalım. 

Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Batı’dan ve Doğu’dan toplu ve bireysel birçok sebeplerden ötürü sığınmalar yaşanmış.

İspanya’dan kaçan Museviler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan kaçan Macar mülteciler, 1859-1922 yılları arasında Kafkaslar ve Kırım’dan kaçan ve sayıları dört milyonu bulan Çerkez ve Tatar sığınmacılar, kitlesel göçmen akınları olarak sayılabilir.

1920 yılında özellikle Bolşevik İhtilali’nden sonra kaçan 65 bin kadar Rus ile değişik bölgelerden kaçan Rum ve Ermeniler ile birlikte İstanbul’a sığınan toplam nüfus 100 bin kadar tahmin edilmektedir.

Savaş, yoksulluk ve kaos toplumu, insanlarının hayatta kalmak ölüme karşı mücadele etmek için ilk refleksi, sığınacağı en yakın limana ulaşmaktır.

İktidar ve muhalefetiyle sığınmacının din, dil, ırk ve rengine takılmadan siyasi hesaplaşmalarımıza malzeme yapmadan soruna insani, vicdani açıdan yaklaşmak daha ahlaklı olsa gerekir.  

 

yeni akit

Google+ WhatsApp