Türkiye “büyürken” yaşanan küçüklükler..

Türkiye “büyürken” yaşanan küçüklükler..


Târih kesin ve düzenliliklere sahip olgular toplamı değil. 19.Asırda Engels Anti-Dühring’inde, târihin de tıpkı tabiat gibi kanunları olduğunu; hattâ bunların tabiat kanunlarının bir yansıması olduğunu iddia ediyordu. Hâlbuki yaşanan süreçler bunun böyle olmadığını; tabiatın kanunları gibi târihin kanunlarından bahsedemeyeceğimizi bize öğretti. Târih bir birikim ve “yeni” olarak tezâhür eden herşey “eskiyi” çağrıştıran o birikime eklemleniyor. Evet hiçbir şey aynı kalmıyor. Ama hiçbir şey de o kadar değiştirmiyor târihi. Gâliba mühim olan “süreklilikleri” sağlam bir şekilde yakalayabilmek ve yeni ile eskinin nasıl eklemlenip sentezlendiğini tartışmak. Lâkin sıklıkla olan bu değil. Tam tersine, târih de günlük hayâtın basitlemelerine takılıyor. Süreçleri “târihin kuvvetlerine” taksim ederek çarpıştırmak bu basitlemeciliğin en yaygın metodlarından birisi. Biraz açalım…

Târihi bir arena olarak görmek onun siyâsallaştırılmasının tipik bir göstergesidir. Bu arenada târihin “ilerlemeci” kuvvetleriyle, onu durdurmak isteyen “muhafazakâr” kuvvetleri karşı karşıya getirilir. İlerlemenin kuvvetlerini temsil eden sözcülerin söylemi “târihi açmak” ve muhafazakârların baskısından kurtarmayı amaçlar. Buna mukâbil muhafazakar kuvvetlerin temsilcileri “târihsel birikimi harcatmamak” onu koruma ve kollama işlevini şiar edinirler. İlk grup muhafazakâr; diğeri ise yenilikçi fesatlıklardan bahsetmeyi ve yaşanan her sürecin bu fesatlıklar tarafından îdâre olunduğundan şikâyet eder. İlericiler, gerici, muhafazakâr bir karanlıktan, muhafazakârlar ise kör edici bir ışıktan nasıl sakınmak gerektiğini taraftarlarına ballandıra ballandıra anlatırlar. Üstelik derin mâlûmatla donanmış uzman târihçi hüviyetleriyle.. Her cenahın kendisine has, el üstünde tuttukları kadroları mevcuttur. İtiraf etmeliyim ki bu zevâtın bilgi birikimlerini ve seviyelerini reddetmesem de onları bir târihçi olarak değerlendirmekte hayli zorlanırım. Onları daha çok siyâsal meşreplerini tahkim etmek için târihi, “işe yararları” yağmalayan kişiler olarak görürüm. Garplılar buna “seçmeci yakınlıklar” ve tercihler mânâsına gelen “elective affinity” derler. Aslında yağmanın kibarlaştırılmasıdır bu. Bu işte bal gibi yağma mantığı işler. Arşivler bu adamların elinde birer yağma alanına dönüştürülür.

Yakın zamanlarda Ayasofya üzerinden yapılan tartışmalarda bunu gördük. Şu aralar, 30 Ağustos- Malazgirt ikirciklenmesi üzerinden de görüyoruz. Muhafazakâr iktidârın, pandemiyi bahane edip “30 Ağustos”u “görmezden gelip”, ”Malazgirt’i” abarttığından yana şikâyetler dile getiriliyor.

Aslında bu tartışmaların dayandığı esas Kemalizm’in nasıl târif edileceği tartışmalarından başka bir şey değil. Şu artık net olarak görülmelidir ki, ister beğenilsin, ister beğenilmesin Kemalizm Türkiye Cumhûriyetinin hâkim siyâsal kültürü olarak yerinden ve tesirinden herhangi bir şey kaybetmiş değil. Apaçık olarak Kemâlizm’i, Türkiye Cumhûriyeti’nin inşâ hem de bu inşâya giden süreçlerdeki istiklâl süreçleri îtibârıyla toptan reddedenler elbette vardır. Hınç hisleri içinde “düşünen” ve bu “fikirleri”, dinleyicileri coşturan meydan okuyucu belâgat (bâzen de hezeyan) ile dile getiren şahıslar her zaman olagelmiştir. Bunların muadilleri ise Osmanlı ve İslâm târihini iğneleyen, aşağılayan hınç dolu konuşmalar yapan karşı kampın vâizleridir. Ama kastettiğim bu gerilim değildir. Yakın zamanlarda bir başka gerilim alanı türemiş olduğunu görüyorum. Mustafa Kemâl Atatürk figürü ve Kemalizm’in yeniden yorumlanmasıyla alâkalı bir gerilim alanı bu. Atatürk adını çok mecbûr olmadıkça kullanmak istemeyen; Mustafa Kemâl, Gâzî Paşa isimlerini tercih eden, Anıtkabir’de ona Fâtiha okuyan ve bunları yaparken, gerçekten de samîmî olan bir yaklaşım bu. Mustafa Kemâl’i büyük bir komutan, milletinin refahını isteyen bir pozitivist-modernist olarak algılayan ve selâmlayan, kültürel siyâsetleri dinsel bir incinme doğurmuş olsa da bunu unutmaya, gerektiğinde de İkinci Adam’a fatura etmeye hazır; uyuşumlu bir bakış bu. “Muhafazakâr Müslümanlar” bunu zâten yaparlardı. Ama bu defâ “Müslüman Muhafazakârlar” da bu kervana katılıyor. 15 Temmuz felâketinin bunda çok tesirli olduğunu da düşünüyorum. Orta sınıfını inşâ etmiş ve göreli de olsa kentleşmiş olan “Müslüman Muhafazakârların” kendi tarzları içinde Kemalistleşmesi elbette ellerindeki bütün kartları keskin bir şekilde Kemalist-Anti-Kemalist ayırımına sürmeye alışmış çevreleri rahatsız ediyor. Buradan siyâsal-kültürel bir barış imkânı doğduğunu kabûle yanaşmayan ve her süreci keskin ayırımlara taşımanın konforunu terk etmek istemeyen, özcülüğe sarılmayı itiyad hâline getirmiş bir hırçınlık bu. Ama târih, nihâyetinde kırçıllı, saçaklı işliyor. Türkler Cumhûriyet fikrini hiç yadırgamadı ve derhâl kabûl etti. Ama padişahların türbelerini ziyâret etmeyi ve Fâtiha okumayı da asla ihmâl etmedi.

Google+ WhatsApp